Mülkiyet Hakkı

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ

Ek 1 protokol

Mülkiyetin korunması

Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösteril­mesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama ko­nusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI (1982)

Mülkiyet Hakkı

MADDE 35 – Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.

Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.

Kamulaştırma

MADDE 46.– (Değişik: 4709 – 3.10.2001 / m.18) Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idari irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve su­lama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetişti­rilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların be­dellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngöre­bileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.

Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir. İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.

Değerlendirme ve Öne Çıkan İlkeler

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. Maddesi üç temel kuraldan oluşmaktadır. Birinci kural, genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanma veya mülkiyete saygı ilkesidir. Bu husus, birinci fıkranın ilk cümle­sinde düzenlenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun bırakmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar. Bu da aynı fıkranın ikinci cümlesinde düzen­lenmiştir. Üçüncü kural ise devletlerin kamu yararına uygun olarak vebu amacıngerektirdiği ölçüde yasalarınuygulanması yoluyla mülkiyetin kullanımını kon­trol etme yetkisini tanır, bu ise ikinci fıkrada yer almaktadır (bkz. Sporrong ve Lönnroth /İsveç, B. No: 7151/75,7152/75,23/9/1982, § 61).

Anayasa’nın 35. maddesi de Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. mad­desindeki düzenlemeye paralel şekilde, birinci fıkrasında mülkiyet hakkını tanımış, ikinci ve üçüncü fıkralarında ise mülkiyet hakkının sınırlandırılması ve bu sınırlandırmanın ölçütü belirtilmiştir.

Anayasa’nın 35. maddesi ile düzenlenen mülkiyet hakkı, kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren bir haktır (B. No: 2013/1012, 16/4/2013, § 17).

Mülkiyet hakkı kişinin şahsında mündemiç olmayıp, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamında hukuki korumadan istifade edilebilmesi açısından, önce­likle mülkiyet hakkının var olması aranır. Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi mülk edinme talebini değil, kişinin var olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu durum hakkın kazanılmış olması veya mevcut olması şeklinde de ifade edilebilir.

Mülkiyet hakkı kapsamında sahip olunan şey, “mevcut bir şey” olabileceği gibi, “malvarlığına ilişkin değerler” de olabilir. Bu kapsamda alacak hakları da mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilebilecektir. Ancak alacak haklarının mülkiyet hakkı kapsamında korunabilmesi için, ya bir mahkeme hükmü, hakem kararı, idari karar gibi bir işlemle “yeterli derecede icra edilebilir kılınmış ol­ması” ya da en azından bunlarla bağlantılı olarak “meşru bir beklenti” nin bulun­ması gerekmektedir. Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp, bir kanun hükmü, yerleşik bir yargısal içtihat veya ayni menfaatle ilgili hukuki bir işleme dayalı beklentidir (B. No: 2013/5660, 3/4/2014, §28). Bir başka ifadeyle mülk edinme yönündeki bir beklenti, ancak hukuken belli bir dayanağa sahip olduğu takdirde, belli koşullar altında mülk olarak nitelendirilebilir.

Mülkiyet hakkının sona erdirilmesinin meşru bir nedeni olarak Anaya­sa’nın 46. maddesinde öngörülen ve temel öğesinin “kamu yararı” olduğu kabul edilen kamulaştırma; bir taşınmaz üzerindeki özel mülkiyet hakkının, malikin rızası olmaksızın, kamu yararı için ve karşılığı ödenmek koşuluyla devlet tara­fından sona erdirilmesidir. Kamu yaran bulunması, kamulaştırma kararının ya­sada gösterilen esas ve usullerine uyulması, gerçek karşılığın peşin ve nakden ödenmesi kamulaştırmanın anayasal öğeleridir (AYM, E.2004/25, K.2008/42, K.T. 17/1/2008)

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararlarında ve bu karar­larda atıfta bulunulan AHİM kararlarında, söz konusu Mülkiyet Hakkının korunmasına ilişkin bazı ilkelerin öne çıktığını görmekteyiz:

— Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün, bu mülkte gele­cekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa’da yer alan ve korunan mülkiyet kavramı içerisinde değildir. Gelecekte elde edilecek bir kazanç ka­zanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece bir mülk olarak değerlendirilemez (B. No: 2013/1205, 19/09/2013, §36).

— Toplum yararı, ortak çıkar, genel yarar gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla ifade edilen ve bireysel çıkardan farklı, onun üstünde ortak bir yarar olan kamu yaran amacı 35. maddenin mülkiyet hakkı açısından öngördüğü özel sınırlandırma sebebi olup,genel yarar ve toplumsalyarargibiifadeleridekapsayacakşekildegeniş yorumlanmaktadır (AYM, E. 1999/46, K.2000/25, K.T. 20/9/2000).

— Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de berabe­rinde getiren bir unsur olup, objektif bir tanımlamaya elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi gerekir.

— Anayasa Mahkemesi’ne göre; mülkiyet hakkının Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde sınırlandırılması, bu kapsamda, Anayasa’nın bütünü dikkate alınmak suretiyle bu hak için öngörülen ek güvencelere riayet edilmesi ve kamu yararı dışında amaçlarla sınırlandırılmaması, ayrıca hakkın özüne do­kunulmadan ve ölçülülük ilkesine riayet edilerek sınırlandırılması gerek­mektedir. Mülkiyet hakkına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarında söz konusu ölçütler çoğunlukla birlikte uygulanmakta ve bireyin hakkıyla kamu yararı a­rasında kurulması gereken adil dengeye vurgu yapılmaktadır (AYM, E. 1999/33, K. 1999/51, K.T. 29/12/1999). Bu noktada, ihlal teşkil ettiği iddia edilen önlemin temelini oluşturan kamu yararı karşısında, bireye düşen fedakârlığın ağırlığı göz önünde bulundurulmalıdır.

— Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün, bu mülkte gele­cekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa ve Sözleşme’yle ko­runan mülkiyet kavramı içerisinde değildir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen bir kazanç, kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia me­vcut olmadığı sürece mülk olarak değerlendirilemez (B. No: 2013/5049, 28/05/2014, § 24).

KARAR NO : 1

RG No:29130 -RG.T. :25.09.2014

B.No : 2012 / 931 -K.T : 26.06.2014

Kabuledilebilirlik Yönünden

33.Mülkiyet hakkıkişininşahsında mündemiçolmayıp,Anayasa’nın35. maddesi kapsamında hukuki korumadan istifade edilebilmesi açısından, öncelikle mülkiyet hakkının var olması aranır. Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1. Maddesi mülk edinme talebini değil, kişinin var olan mülkiyet hakkını güvence altına almaktadır. Bu durum hakkın kazanılmış ol­ması veya mevcut olması şeklinde de ifade edilebilir.

  1. Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin koruma alanı içindeyeralanmenfaatlerinkapsamına,mevcutbirmülk(“existing pos­sessions”) girebileceği gibi alacak hakları (AYM, E.2000/42, K.2001/361, K.T. 10/12/2001; AYM,E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008) veya kesin bir şe­kilde tanımlanmış talep hakları {“claims”) da girebilir. Bu kapsamda bir alacak hakkı ya da talebin, mülkiyet hakkı kapsamında korunması için mahkeme hükmü, hakem kararı veya idari karar gibi yeterli derecede icra edilebilir kılın­ması halinde bir “mülk” teşkil edebilir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Krstıc/Sırbistan, B. No: 45394/06, 10/12/2013, § 76). Ancak, hakkın tam olarak kazanılmamış olduğu bazı hallerde, özellikle ekonomik hayatın gerekleri ve hukuki güvenlik anlayışı, hakkın ileride mevcut olacağına dair hukuki umudu ifade eden bir kısım meşru beklenti hallerinin de mülkiyet hakkının güvence kapsamına dâhil edilmesi gereğini ortaya koymaktadır. Ancak bu hallerde, hakkın kazanılacağı yönünde salt bir umudun ötesinde kişinin, hakkın mevcu­diyeti yönünde meşru bir beklentisi olması gerekir (Benzer yöndeki AİHM ka­rarı için bkz. Maltzan ve Diğerleri/Almanya (k.k.) [BD], B. No: 71916/01, 71917/01,10260/02,2/3/2005, § 74).
  2. 36. Bu şekildeki bir beklentiye vücut verebilecek ve talep halindeki bir malvarlığı yararınınAnayasa’nın 35. maddesi anlamındakıymet oluştur­masını sağlayabilecek unsurlardanbiri, butalebidestekleyenyerleşik içtihatgibi birhukuksaltemelin bulunmasıdı Ancak sırf bir yargı yerine başvurula­rak dile getirilen talepler yeterli temelsağlamaktan uzaktır. Önemli olan, bahsedilen hukuki dayanağın Anayasa’nın 35. Maddesi kapsamında sağlanan güvenceyi aktif hale getirebilecek yeterlilikte olmasıdır (Benzeryöndeki AİHM kararları için bkz. Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 52;Draon/Fransa [BD], B. No: 1513/03, 6/10/2005, § 68; Maurice/Fransa [BD], B. No:11810/03, 6/10/2005, § 66; Özden/Türkiye, B. No: 11841/02, 3/5/2007, § 27).
  3. Başvurunun konusu, başvurucunun daha önce tahakkuk etmiş olan emekli aylığı veya bu aylığın miktarından öte, bu aylığa daha önce yapılması gerekirken yapılmadığını iddia ettiği artış oranından kaynaklanan fark nedeniyle oluşan alacak hakkına ilişkin beklentilerinin karşılanmamasıdır. Mülkiyet hak­kını güvence altına alan Anayasa’nın 35. maddesinin, belirli bir miktar emekli aylığı almaya ilişkin olarak bireylere talep hakkı sağlamadığı açıktır. Ancak bu yöndeki bir talebin, kanuni düzenleme ve içtihatlarda yeterli dayanağa sahip ol­ması halinde, Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülk oluşturduğu kabul edi­lebilir. Bir başka ifadeyle mülk edinme yönündeki bir beklenti, ancak hukuken belli bir dayanağa sahip olduğu takdirde, belli koşullar altında mülk olarak nitelendirilebilir. Aynı doğrultuda, hukuk sistemi bireylere sosyal güvenlik hakkı ve buna ilişkin menfaatleri sağlamaya yönelik düzenlemeler içerdiği tak­dirde bu konuda bir mülkiyet hakkı oluşmakta, yargısal içtihatlara paralel olarak, ilgili mevzuatın aradığı şartları yerine getiren bireyin, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına giren mülkiyetle ilgili bir menfaatinin doğduğunun kabulü gerek­mektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Arras ve Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012, § 76; Klein/Avusturya, B. No. 57028/00, 3/3/2011, § 41-47). Bu noktada değerlendirilmesi gereken husus, başvurucunun aylığına yapılması gerektiğini iddia ettiği artış oranına ilişkin hukuki beklentisinin, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamındaki güvence hükmüne uygulama alanı sağlayacak yeterlilikte olup olmadığıdır.

39.Başvurucu bahse konu beklentisini, Ankara 4. İş Mahkemesinde 30/1/2009 tarihinde açtığı alacak davası ile somutlaştırmış olup, başvurucu tarafından ileri sürülen beklentinin, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin, açıldığı ta­rihteki mevzuat hükümlerine uygun olan davanın kanuni dayanağını oluşturan düzenlemenin, yargılama sürecindeki kanun
değişikliğiyle ortadan kalkması nedeniyle davanın reddedildiğini
vurgulayan 9/10/2012 tarih ve E.2012/11783, K.2012/18117 sayılı ilamı çerçevesinde, talebi destekleyen yerleşik içtihatşeklinde bir hukuksal temelinin bulunduğu açıktır (Ayrıca bkz. § 12’de nakledilen HGK kararı).

40.Başvurucunun belirtilen kanun değişikliğinden önce mevzuat ve yargısal uygulamaya uygun olarak gündeme gelmiş olan güncel talebinin, baş­vurucu lehine bir meşru beklentiye vücut verdiği ve başvurucunun ihlal iddi­asına konu söz konusu beklentisinin, Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin güvence kapsamında yer aldığı anlaşılmaktadır.

41.Açıklanan nedenlerle, Anayasa Mahkemesinin konu bakımından yetkisi kapsamında yer alan, açıkça dayanaktan yoksun olmayan ve kabul edi­lemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden bulunmayan başvu­runun, kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Esas Yönünden

49.Başvurucu, yüksek miktarda prim ödemesine rağmen daha düşük miktarda prim ödeyenlerle aynı miktarda emekli aylığı almak zorunda bırakıl­dığını, bu çerçevede 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen fıkra ile Vakfa ödediği primlere el konulduğunu belirterek, Anayasa’da güvence altına alınan mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür (§ 24).

54.Toplum yararı, ortak çıkar, genel yarar gibi birbirinin yerine kullanılan kavramlarla ifade edilen ve bireysel çıkardan farklı, onun üstünde ortak bir yarar olan kamu yaran amacı 35. maddenin mülkiyet hakkı açısından öngördüğü özel sınırlandırma sebebi olup,genelyarar vetoplumsalyarargibiifadeleridekapsayacakşekildegeniş yorumlanmaktadır (AYM, E. 1999/46, K.2000/25, K.T. 20/9/2000). Kamu yararı kavramı,devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde getiren bir unsur olup, objektif birtanımlamaya elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde ayrıca değerlendirilmesi asıldır.

55.Mülkiyet hakkının Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun biçimde sınırlandırılması, bu kapsamda, Anayasa’nın bütünü dikkate alınmak sure­tiyle bu hak için öngörülen ek güvencelere riayet edilmesi ve kamu yararı dışında amaçlarla sınırlandırılmaması, ayrıca hakkın özüne dokunulmadan ve ölçülülük ilkesine riayet edilerek sınırlandırılması gerekmektedir. Mülkiyet hakkına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarında söz konusu ölçütler çoğunlukla birlikte uygulanmakta ve bireyin hakkıyla kamu yararı arasında kurulması gere­ken adil dengeye vurgu yapılmaktadır (AYM, E. 1999/33, K. 1999/51, K.T. 29/12/1999). Bu noktada, ihlal teşkil ettiği iddia edilen önlemin temelini o­luşturan kamu yararı karşısında, bireye düşen fedakârlığın ağırlığı göz önünde bulundurulmalıdır.

56.Başvurucu, 1/7/2002 tarihinden 2005 yılının sonuna kadar emekli ay­lığında artış yapılmaması nedeniyle Vakıf aleyhine 30/1/2009 tarihinde ala­cak davası açmıştır. Yargılama süreci devam ederken 25/2/2011 tarihinde yü­rürlüğe giren 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesine eklenen beşinci fıkranın dördüncü cümlesinde, yardım sandıkların­dan emekli olanlara yapılacak yardımlar ve dolayısıyla
emekli aylıklarındaki artışlar bakımından alt sınırın muadil miktar karşılaş­tırması esas alınarak belirleneceği ve bu düzenlemenin Kanun’un yürürlüğe gir­mesinden önceki artışlar ve görülmekte olan davalarda da uygulanacağı kurala bağlanmıştır. Bu düzenleme nedeniyle, başvurucunun açtığı dava reddedilmiştir.

57.Meşru beklenti kategorisinde yer alan hukuksal çıkarların büyük bir kısmına temel olan hukuki güvenlik ve bu ilkenin gerekleri olan öngörüle­bilirlik ve belirlilik unsurları, kişiye hakka sahip olacağı noktasında objektif olarak makul nedenler sağlayacağı için, öngörülebilirlik niteliğini taşımayan ge­riye yürür nitelikte hukuki işlemler, lehe olan kararlara ya da işlemlere dayanan meşru beklentilere açık bir müdahale oluşturacaktır. Bu
müdahalenin haklılığı ise, ancak yukarıda yer verilen sınırlama ve güvence ölçütlerine riayetle sağlanabilir.

  1. Sosyal güvenlik, devlet tarafından üstlenilen önemli bir sorumluluk olup, bu sorumluluğungereklerininsağlıklıbirşekildeyerinegetirilebilmesiiçinbir takım düzenlemeler yapılması kaçınılmazdır. Dolayısıyla devletin sosyal güvenlik alanına ilişkin takdir yetkisi geniştir. AİHM de sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemelerin değiştirilmeye açık olduğunu, yasama organının bu konuda engellenemeyeceğini, kanunlara veya mahkeme kararlarına dayalı olarak tanınmış emeklilik haklarının, geçmişe etkili yeni kanunlarla değiştirilebile­ceğini, bu kapsamdaki bir düzenlemenin, açıkça keyfi olduğu tespit edilmedikçe, kanunilik şartınısağlayacağınıkabul etmektedir (Bkz. Arras ye Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012, § 81; Maggio ve Diğer­leri/İtalya B. No: 46286/09, 52851/08, 53727/08, 54486/08, 56001/08, 31/5/2011, § 60; Maurice/Fransa [BD], B. No: 11810/03, 6/1/2005, § 81; Draon/Fransa [BD], B. No: 1513/03, 6/1/2005, §73; Kuznetsova/Rusya [BD], B. No:67579/01, 7/6/2007,§50). Belirtilen tespitler, başvuruya konu müdahalenin dayanağı olan kanuni düzenleme bakımından da geçerli olup, bu kapsamda, somut olay açısından müdahalenin hukukiliği şartının sağlanmış olduğu sonucuna varılmaktadır.

59.Meşru beklentiye yönelik müdahale oluşturan düzenlemenin, meşru kabul edilebilmesi bakımından, kamu yararını gerçekleştirme amacını taşıması ve müdahale sonucunda ortaya çıkan yeni durumun ve bozulan yararlar dengesinin, birey açısından tahammül edilemez bir boyuta ulaşma­ması gerekir.

59.Meşru beklentiye yönelik müdahale oluşturan düzenlemenin, meşru kabul edilebilmesi bakımından, kamu yararını gerçekleştirme amacını taşı­ması ve müdahale sonucunda ortaya çıkan yeni durumun ve bozulan yararlar dengesinin, birey açısından tahammül edilemez bir boyuta ulaşmaması gerekir.

60.506 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesinde değişiklik yapan 6111 sayılı Kanun’un 53. maddesinin gerekçesinde, anılan geçici madde kapsa­mındaki sandıklar tarafından bağlanan aylık ve gelirlerin artırılmasında 506 sayılı Kanun’a göre bağlanan aylıklara uygulanan artışların söz konusu san­dıkların aktüeryal dengelerini bozmasından dolayı, aylık ve gelirlerde yapılacak artışlarda muadil miktar karşılaştırma­sının esas alınmasının sağlanması ve bu nedenle doğmuş ve doğacak olan uyuş­mazlıkların giderilmesi amacıyla yeni bir düzenleme yapılması gereğinden bah­sedilmek suretiyle, somut başvuruya konu düzenlemenin amacına işaret edilmek­tedir.

61.Bu gerekçeye göre, düzenlemenin amacının esas itibariyle, sözü edilen sandıkların 506 sayılı Kanun’a göre bağlanan aylıklara uygulanan artışlar nedeniyle aktüeryal dengelerinin bozulmasını engellemek olduğu an­laşılmaktadır. Sosyal güvenlik hizmetlerinde aktüeryal denge, mevcut ve gele­cekteki varlıkların toplamının yine mevcut ve gelecektekiyükümlülüklerintop­lamınaeşitolmasıvesistemdekibireylere verilen taahhütlerin, sistem tarafın­dan karşılanabilir olması anlamına gelmekte olup, 5510 sayılı Kanun’un geçici 20. maddesi gereğince belirli bir süre sonra Sosyal Güvenlik Kurumuna (SGK) devredilecek olan bu sandıkların mali dengelerinin korunmasında, genel sos­yal güvenlik sisteminin mali yapısının korunması ve sosyal güvenlik planlaması çerçevesinde toplumun korunmaya daha çok muhtaç olan fertlerinin de bu sos­yal güvenlik şemsiyesi altına alınması bakımından zorlayıcı nitelikteki kamu ya­rarı olduğu açıktır.

62.Somut başvuru açısından,506sayılı Kanun’un geçici 20.Madde­sinde değinilen alt sınırın belirlenmesinde, davalı Vakfın bağladığı aylık­lara yapılan artış oranlarının, SGK sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıkla­rına yapılan artış oranları ile karşılaştırılması suretiyle tespit edilmesi gere­ğini, yardımların sağlanması ve bağlanması yönünden alt sınırın belirlenme­sinde muadil miktar karşılaştırmasının esas alınması şeklinde değiştiren kanuni düzenleme neticesinde başvurucunun, büsbütün emekli aylığından veya aylık miktarının belirli bir asgari standardın altına düşmemesine ilişkin güvenceden mahrum bırakılmış olmadığı,yalnızcakanundaöngörülenaltsınırın belirlen­mesinde, SGK sigortalılarına bağlanan yaşlılık aylıklarına yapılan artış oranları ile karşılaştırılma ölçütü yerine, muadil miktar karşılaştırması esasının getirildiği, bu durumun da meşru beklentisine konu olan eksik ödemelere ilişkin alacağın (§ 14) başvurucuya ödenmemesi ile sınırlı bir sonuç doğurduğu, bu çerçevede, yukarıda ifade edilen zorlayıcı nitelikte kamu yararı amacına dayanan düzenlemenin, baş­vurucuyu ağır ve tahammül edilemez bir yük altına sokmadığı, müdahalenin amacı ile başvurucuya yüklenen külfetin orantılı olduğu sonucuna varılmıştır.

63.Yukarıda açıklanan nedenlerle, belirtilen sınırlama ve güvence öl­çütlerine aykırı olmadığı anlaşılan, başvuruyakonu müdahale sonucunda, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alman mülkiyet hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

  1. 72. Devletin, kendisi taraf olsun ya da olmasın, davanın taraflarından birini diğerine nazaran önemli ölçüde avantajlı hale getiren kanuni düzenle­meler yapması, silahların eşitliği ilkesi ve dolayısıyla yargılamanın hakka­niyete uygun yürütülmesi kuralına aykırılık oluşturur (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Arras ve Diğerleri/İtalya, B. No: 17972/07, 14/2/2012, § 43; Du­cret/Fransa, B. No: 40191/02, 12/6/2007, § 33). Bir başka ifadeyle yasama or­ganının, yargılamadaki taraflardan birinin lehine sonuç doğuracak şekilde kanun çıkarttığı durumlarda, davanın taraflarının eşit konumda olduğu söylenemez. Bunun için, yargısal süreci etkilediği iddia edilen düzenlemenin taraflardan birinin davadaki başarı şansını önemli ölçüde azaltması, ortaya çıkan bu sonuç ile kanuni düzenleme arasında bir illiyet bağı bulunması ve bu illiyet bağını kesen veya zayıflatan başka etken ortaya çıkmamış olması gerekir.
  2. 73. Özetle, yasama müdahalesi ile ilgili olarak silahların eşitliği güvencesi değerlendirilirken, yapılan müdahalenin yargılamanın taraf­larından birinin konumunda, diğer tarafanazaranorantısızve açıkbirden­gesizlikveyadezavantaj oluşturup oluşturulmadığının tespit edilmesi gerek­mektedir.
  3. Anayasa’nın 36. maddesinde, adil yargılanma hakkıiçin herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte, bunun hiçbir şekilde sınır­landırılması mümkün olmayan mutlak bir hak olduğu söylenemez. Özel sınır­lama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırları bulunduğu kabul edilmektedir. Ayrıca hakkı düzenleyen maddede her­hangi bir sınırlama nedenine yer verilmemiş olsa da, Anayasa’nın başka madde­lerinde yer alan kurallara dayanarak bu hakların sınırlandırılması da mümkün olabilir. Adil yargılanma hakkının kapsamına ve kullanım koşullarına ilişkin bir kısım düzenlemelerin özgürlüğün doğasından kaynaklanan sınırları ortaya koyan ve hakkın norm alanını belirleyen kurallar olduğu açıktır. Ancak bu sınırlamalar Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan güvencelere aykırı olamaz (AYM, E.2010/83, K.2012/169, K.T. 1/11/2012). Silahların eşitliği ilkesi de adil yargılanma hakkının bir unsuru olarak mutlak bir ilke olmayıp meşru kabul edi­lebilecek bir takım sınırlamalara tabi tutulabilir.
  4. AİHM de yargılama sürecine yönelik yasama müdahalesi çerçevesinde silahların eşitliği ilkesinin mutlak olmadığını ve bazı şartlar altında müdahalenin meşru görülebileceğini kabul etmektedir. Bunun için müdahalenin öngörülebilir nitelikte olması,yasamaorganınınböylebirmüdahaledebulun­makiçinzorlayıcıbirkamuyararıgerekçesinin bulunması ve kanuni düzen­lemenin taraflar arasında yargılama aşamasınageçilmeden yapılmış olması gerekir. Bu şartlardan en az birinin gerçekleşmemiş olması,müdahalenin hak ihlali olarak nitelendirilmesi için yeterlidir. (The National & Provincial Buil­ding Society,The Leeds Permanent Building Society And The Yorkshire Buil­ding Society/Birleşik Krallık, B. No: 21319/93, 21449/93, 21675/93,23/10/1997, § 112).
  5. Benzer bir başvuruda AİHM, zorlayıcı kamu yararı gerekçesini tekrar­lamıştır. Homojen nitelikte bir emeklilik sisteminin tesisi için, belirli bir emekli kategorisine tanınmış bir imtiyazı ortadan kaldıran kanuni düzenlemenin genel olarak kamu yararı kapsamında değerlendirilebileceğini ancak hükümet gere­kçesinin, kanunun devam etmekte olan davalara etki edecek şekilde geçmişe yür­ütülmesine ilişkin sakıncaları ortadan kaldıracak derecede yeterli olduğunun ispatlanması gerektiği yönünde bir içtihat ortaya koymuştur (Arras ve Diğer­leri/İtalya, B. No: 17972/07,14/2/2012, § 49).
  6. Görüldüğü üzere, her ne kadar kanun koyucunun, mevcut davaya etkili kanun çıkararak görülmekte olan davaya müdahale etmesinde zorlayıcı bir kamu yaran olduğu kanaatine ulaşılmışsa da yasamanın müdahalesinin taraflar a­rasında yargılama başladıktan sonra gerçekleştiği ve davanın esasına ilişkin sonucu belirlediği, müdahale sonucunda başvurucunun davayı kazanmasının imkânsız hale geldiği, oysa dava açıldığı zaman yerleşik içtihat çerçevesinde başvurucunun davayı kazanmasının kuvvetle muhtemel olduğu, bu çerçevede öngörülebilir olmayan müdahalenin meşru kabul edilemeyeceği,müdahale sonucunda davalı Vakfın, başvurucuya nazaran önemli ölçüde avantajlı hale geldiği, bu şekilde yararlar dengesinin kendisine katlanılması zor külfetler yük­lenen başvurucu aleyhine bozulduğu ve bu durumun silahların eşitliği hakkına yönelik orantısız bir müdahale oluşturduğu açıktır.

KARAR NO : 2

RG No :29116 -RG.T. :11.09.2014

B.No: 2013 / 614 -K.T : 25.06.2014

32.Anayasa’nın 35. maddesi ile düzenlenen mülkiyet hakkı, kişiye baş­kasının hakkına zarar vermemek ve kanunların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf olanağı veren bir haktır (B. No: 2013/1012, 16/4/2013, § 17). Baş­vurucular, bu haktan yararlanmak adına ancak kendi mülkleriyle ilgili ihlal id­diasında bulunabilirler. Anayasa’nın 35. Maddesi kapsamında sadece sahip olu­nan bir mülke ve varlıklara koruma sağlanmaktadır. Bir kişinin hâlihazırda sa­hip olmadığı bir varlığın mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun, mevcut mülke sağlanan bu koru­madan yararlanamayacaktır. Bu nedenle, daha önce ortadan kalkmış olan mülkiyet hakkının tekrar elde edilebileceği ümidi “mülkiyet” olarak görüle­mez (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Kopecky / Slovakya, B. No. 44912/98, 28/9/2004, § 35).

  1. Diğer yandan, bireysel başvurunun ikincil niteliğinin bir sonucu olarak olağan kanun yollarında ve genel mahkemeler önünde dayanılmayan iddialar Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet konusu edilemeyeceği gibi genel mahke­melere sunulmayan yeni bilgi ve belgeler de Anayasa Mahkemesine sunulamaz (B. No: 2012/946, 26/3/2013, § 20). Bu nedenle, başvuru ekinde yer verilen ve başvurucunun murislerinin ilgili taşınmazı satın aldıkları (ve uyuşmazlık konusu taşınmazın bulunduğu bölgede son olarak yürütülen kadastro çalışmalarından önceki) döneme ait olduğu ileri sürülen tapu kaydının Anayasa Mahkemesi ta­rafından yapılan incelemede dikkate alınması mümkün değildir.

KARAR NO : 3

RG No :29071 -RG.T. :25.07.2014

  1. No : 2013 /5049-K.T : 28.05.2014
  2. Anayasa ve AİHS’in ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı, mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı birmülkün, bu mülkte gelecekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa ve Sözleşme’yle korunan mülkiyet kavramı içeri­sinde değildir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen bir kazanç, kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece mülk olarak değerlendirilemez (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Denimark Ltd!Birleşik Krallık, B. No: 37660/97, 26/9/2000; Kopecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 35).
  3. AİHM, Mehmet Yolcu / Türkiye kararında; araştırma görevlisi olarak görev yapan başvurucunun başka bir üniversitede boş olduğu ilan edilen öğretim görevlisi kadrosuna atamasının yapılması talebinin reddedilmesi nedeniyle daha yüksek maaş alma imkanından yoksunbırakılmasısonucunda mülkiyet hakkınınihlaledildiğiiddiasını değerlendirmiş ve gelecek bir gelirin, ancak kazanılmış veya belli bir alacak kapsamında olması durumunda “mülkiyet” olarak var­sayılabileceğini belirterek yapılan başvurunun konu bakımından yetkisizlik nedeniyle reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştır (Mehmet Yolcu/ Türkiye, B. No: 33200/05, 15/11/2012, §§ 20-21).

KARAR NO : 4

RG No:29028 -RG.T. :12.06.2014

B.No: 2012 / 636 -K.T : 15.04.2014

  1. 36. Anayasa ve AİHS’nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı, mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün, bu mülkte gelecekteki değer artışını da içerecek şe­kilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa ve Sözleşme’yle korunan mülkiyet kavramı içerisinde değildir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen bir kazanç, kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece mülk olarak değerlendirilemez (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Denmark Ltd/Bir­lesik Krallık, B. No: 37660/97, 26/9/2000; Kopecky/Sîovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 35)
  2. 37. Yukarıdaki hususun istisnası olarak belli durumlarda, bir “ekonomik değer”’ veya icrası mümkün bir “alacak” iddiasını elde etmeye yönelik “meşru bir beklenti”, Anayasa’nın ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında yer alan mül­kiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru beklenti, makul bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir iddianın doğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksek olduğunu gösteren yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanan, yeterli somutluğa sahip nit­elikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında savunulabilir bir iddianın varlığı meşru be­klentinin kabulü için yeterli değildir. (Bu konudaki AİHM kararları için bkz. Ko­pecky/Slovakya, B. No: 44912/98, 28/9/2004, § 52;Saghmadze/Gürcistan,B.No: 18768/05, § 103, 27/5/2010; SA Dangeville/Fransa, B. No: 36677/97,16/4/2002, §§ 44-45).
  3. Anayasa’nın 43. maddesine göre, devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan kıyılar, özel mülkiyete konu olamazlar. Doğasına uygun olarak, genel­lik, eşitlik ve serbestlik ilkeleri gereği herkesin ortak kullanımına açık bulun­malıdırlar ve bunlardan yararlanma, ancak kıyının herkese açık olması ile mümkün olabilir. Kıyıların ortak kullanımını düzenlemek, yararlanmaya ilişkin karar ve önlemleri almak kamuya ait bir yetkinin kullanılmasıyla olanaklıdır. Ni­tekim Medeni Kanun’un 715. maddesine göre kıyılar, sahipsiz mal olarak kabul edilen yerlerdendir ve devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Diğer bir an­latımla, sahipsiz mallar, doğal nitelikleri gereği özel mülkiyete elverişli olmayan kamu mallarıdır (AYM, E. 1990/23, K.1991/29, K.T. 18/9/1991).
  4. Kıyılar, herhangi bir tahsis işlemine gerek olmaksızın doğrudan doğruya herkesin serbestçe yararlanmasına sunulmuş sahipsiz kamu mallandır. Bunun sonucu olarak; kıyının zamanaşımı yoluyla kazanılması, tapu sicili hükümlerine bağlı tutulması, haczedilmesi mümkün değildir (Yargıtay İçtihat­ları Birleştirme Genel Kurulu, E.1997/5, K.1997/3, 28/11/1997).
  5. Başvurucular, satış vaadi sözleşmesine dayanarak kısmen feragat ve kısmen kabul ile mahkemece keşif ve bilirkişi incelemesi yapmaksızın ve fera­gatle aynı gün kesinleşen bir mahkeme kararıyla elde ettikleri sınırları belli olma­yan belgeye dayalı olarak daha önce Hazine adına tescil edilmiş bir taşınmaz parçasında mülkiyet iddiasında bulunmuşlar, kadastro çalışması sonrasında taşın­mazın sınırlan netleştirilerek başvurucuların dayandığı belge uygulanamayan ka­yıtlar arasına alınmıştır. Başvurucuların aynı iddiayla açtıkları somut davada Mahkemece yapılan inceleme sonucunda yeterli gerekçe gösterilerek ve bahsedi­len belgenin taşınmaza uygulanması mümkün olmadığından ve satıcının zilyetliği bulunmadığından hukuki kıymetini kaybettiği kabul edilerek başvurucuların ta­lepleri reddedilmiş ve taşınmaz kıyı-kenar çizgisi içinde kaldığından, Hazinenin dayandığı tapu kaydı taşınmaza tam olarak uyduğundan ve Hazinenin zilyetliği bulunduğundan taşınmazın Hazine adma tesciline karar verilmiştir. Bu durumda başvurucuların mahkeme önünde mülkiyet iddialarını ispat edemedikleri sonu­cuna ulaşılmıştır.
  6. Nitekim Türkiye aleyhine yapılan bir başvuruda, satış vaadi sözleşme­sine istinaden satın aldığı ve adına kaydettirdiği taşınmazı kadastro yargılaması sonucu Hazine adına orman vasfıyla tescil edilen başvurucunun şikayetini ince­leyen AİHM, taşınmazın daha önce orman vasfıyla Hazine adına tescil edil­diğini, başvurucunun taşınmazı satın alırken taşınmazın 2/B olarak nitelen­dirilen arazilerden olduğunu bilebilecek durumda olduğunu belirterek başvu­ruyu mülkiyet hakkı yönünden kabul edilemez bulmuştur (AİHM, Öz­den/Türkiye, B. No: 11841/02, § 28,3/5/2007 ).
  7. Kaldı ki somut başvuruya konu taşınmazın kıyı-kenar çizgisi içinde kaldığı mahkemenin kararıyla sabit olduğundan sahipsiz kamu malı sayılan ve kıyı-kenar çizgisi içerisinde kalan taşınmazın üzerinde anayasal ve yasal sisteme aykırı olarak özel mülkiyet tesis edilmesi de mümkün değildir.

55.Bu durumda başvurucuların taşınmaz üzerindeki mülkiyetlerini gös­terir bir mahkeme karan olmadığı gibi, kıyı-kenar çizgisi içinde kalan ve kamu malı sayılan taşınmazın özel mülkiyete konu olmasının da mümkün ol­madığı anlaşılmaktadır (Benzer yöndeki AİHM karan için bkz., Kadir Gün­düz/Türkiye, B. No; 50253/99,18/10/2007).

56.Sonuç olarak, başvuru konusu olayda mülkiyet hakkına konu olabi­lecek bir “ekonomik değeri” veya en azından bu şekildeki bir değeri elde etme yönünde “meşru beklentisi” bulunmayan başvurucuların Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı kapsamına giren korun­maya değer bir menfaati bulunmadığı anlaşılmıştır.

KARAR NO : 5

RG No:29022 -RG.T. :06.06.2014

B.No: 2013 / 711 -K.T : 03.04.2014

  1. 48. Başvuru konusu olayda, kamulaştırma yapılmaksızın ve bedeli öden­meksizin taşınmaza el atıldığı iddiasıyla Belediye aleyhine açılan dava sonucunda taşınmazın bedelinin Belediyeden tahsiline karar verilmiş olup, bu sorunun çözümüne yönelik olarak yürütülen somut yargılama faaliyetinin, medeni hak ve yükümlülükleri konu alan bir yargılama olduğunda kuşku bulun­mamaktadır.
  2. 50. Büyükçekmece 3. Asliye Hukuk Mahkemesince başvurucular lehine verilen kararın icra edilebilir olmasına ve başvurucuların hukuk sisteminde düzenlenen tüm başvuru yollarını kullanmalarına rağmen, Mahkeme kararıyla hükmedilen taşınmaz bedeli herhangi bir sebep gösterilmeden İdare tarafından ödenmemiş ve bu şekilde Mahkeme kararı başvurucular aleyhine sonuç doğuracak şekilde uygulanmamıştır.
  3. 51. Mahkemece hükmedilen taşınmaz bedelinin ödenmesindeki normal olmayan gecikmeler, paranın değer kaybetmesi göz önünde tutulduğunda, taşınmazına el konulan kişileri belirsizlik içinde bırakarak maddi kayıplara neden olabilir. Hatta mahkemece faize hükmedilse dahi bu faiz miktarının, maddi zararların tamamını karşılama imkanı olmayabilir (bkz. Akkuş / Tür­kiye, B.No: 19263/92, 9/7/1997, § 29).

58.Sözleşme’yeEk 1 No.luProtokol’ün 1.maddesiüç temelkuraldan oluşmaktadır. Birinci kural, genel olarak mülkiyetten barışçıl yararlanma veya mülkiyete saygı ilkesidir. Bu husus, birinci fıkranın ilk cümlesinde düzen­lenmiştir. İkinci kural mülkiyetten yoksun bırakmayı düzenler ve bunu belirli koşullara bağlı kılar. Bu da aynı fıkranın ikinci cümlesinde düzenlenmiştir. Üçüncü kural ise devletlerin kamu yararına uygun olarak vebu amacıngere­ktirdiği ölçüde yasalarınuygulanması yoluyla mülkiyetin kullanımını kontrol etme yetkisini tanır, bu ise ikinci fıkrada yer almaktadır (bkz. Sporrongve Lönnroth /İsveç, B. No: 7151/75,7152/75,23/9/1982, § 61).

  1. Anayasa’nın 35. maddesi de Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesindeki düzenlemeye paralel şekilde, birinci fıkrasında mülkiyet hakkını tanımış, ikinci ve üçüncü fıkralarında ise mülkiyet hakkının sınırlandırılması ve bu sınırlandırmanın ölçütü belirtilmiştir.

60.AİHM, yargı kararlarının icrasının gecikmesini, “mülkten barışçıl yararlanma” hakkına müdahale olarak kabul etmektedir (bkz.Burdov / Rusya,B. No:59498/00, 7/5/2002, § 40).

61.Somut olayda olduğu gibi, kamulaştırma işlemi yapmaksızın birey­lere ait taşınmaza el atan idarenin, bu fiili nedeniyle aleyhine açılan dava sonucunda hükmedilen alacağı veya tazminatı ödememesi, mülkiyetten barışçıl yararlanma veya mülkiyete saygı ilkesini ihlal niteliğindedir.

  1. 62. Anayasa’nın 35. maddesine uygun olarak bir kimsenin mülkiyet hak­kına devlet tarafından müdahale edilmişse veya malvarlığı üzerindeki haklan kullanılamaz hale getirilmişse,bukişininhakkınınkorunmasıgerekir.Budaan­cakmülkiyetekonu malvarlığının değerinin ödenmesi suretiyle gerçekleştirile­bilir. Kural olarak devlet tarafından el atılan malvarlığının değerini, devletin kendiliğinden ödemesi beklenir (bkz. Carbonara ve Ventııra/İtalya, B. No: 24638/94, 30/5/2000, § 67).
  2. Mülkiyet hakkının kapsamına dâhil olabilecek malvarlığı değerlerinin de belirlenmesi gerekir. Anayasa’nın 35. maddesi ile 1 No.lu Ek Protokol’ün 1. Maddesinin koruma alanı içinde yer alan menfaatlerin kapsamına, mevcut bir mülk girebileceği gibi kesin bir şekilde tanımlanmış alacak hakları da girebilir (AYM, E.2000/42, K.2001/361, K.T. 10/12/2001; AYM, E.2006/142, K.2008/148, K.T. 24/9/2008).
  3. 64. Bir mahkeme hükmünden doğan alacak, icra edilebilir olduğununkanıtlanması durumunda mal ve mülk olarak kabul edilebilir (bkz. Burdov / Rusya, B. No:59498/00, 7/5/2002, § 40). Kamulaştırma yapılmaksızın el atılan taşınmaz bedelinin ödenmesine yönelik mahkeme kararının icra edilebilir olduğunda şüphe bulunmamaktadır.

65.AİHM, demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü ilkesine atıfla, alacak hakkı bulunduğunu gösteren yargı kararlarının uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının da ihlal edildiğini kabul etmektedir (bkz. Süzer ve Eksen Holding A.Ş. / Türkiye,B. No:6334/05, 23/10/2012, § 155).

  1. Öte yandan, Sözleşme’nin 6. maddesi ile Protokol’ün 1. maddesi, dev­lete, yargı kararlarının uygulanması bakımından etkili bir sistem kurma yükümlülüğü getirmektedir, (bkz. Fuklev / Ukrayna, B. No: 71186/01, 30/11/2005, § 84). Bir mahkemekararını uygulamakla görevli kamu makam­ları, bu kararın uygulanmasını engellemekte ya da kararın uygulanması için gerekli özeni göstermemekteyse bu durum Anayasa’nın 35. ve 36.maddelerinin ihlali anlamına gelir.
  2. Başvuruya konu Mahkeme kararlarıyla Belediye tarafından kamu­laştırma yapılmaksızın el atılan taşınmaz bedelinin Belediyeden tahsiline karar verilmiş olup, hüküm altına alınan taşınmaz bedeli, başvurucuların alacak haklan olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla mahkeme kararına dayalı bu alacaklar “mülkiyet” hakkı kapsamında değerlendirilir.
  3. 70. Ancak idarelerin, mal, hak ve alacaklarının haczedilememesi kuralının arkasına sığınarak mahkeme kararıyla hükmedilen ve kesinleşen kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelini ödemekten imtina etmeleri, kamu yararı ile kişi hakları arasındaki dengeyi kişilerin zararına olacak şekilde bo­zabilir. Bu durum, taşınmazına el konulduğu halde, Mahkemece hükmedilen taşınmazının bedeli ödenmeyen kişi yönünden mülkiyet hakkının ihlali nit­eliğinde kabul edilir.
  4. Başvurucuların, Mahkeme kararına dayalı ve mülkiyet hakkı kapsamında kabul edilen alacaklarının tahsili amacıyla İdare aleyhine yaptıkları icra takibinin uzun sürmesi ve alacağa ulaşmada bir belirsizlik bulunması. Mah­kemece verilen kararı, etkili sonuçlan bakımından konusuz bırakmıştır.
  5. 75. Açıklanan gerekçelerle; Mahkemece hükmedilen taşınmaz bedelinin Belediye tarafından ödenmemesi nedeniyle başvurucuların, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet haklarının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 6

RG No:29007 -RG.T. :22.05.2014

B.No:2013 / 5660 -K.T : 03.04.2014

  1. 27. Sahip olunan şey kavramı, AİHS ve Anayasadaki düzenlenmeler açısından özerkbirkavram olarakele alınıpdeğerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu konudaki değerlendirmeler gerek AİHM ve gerekse Anayasa Mahkemesi ta­rafından mevzuattan bağımsız olarak değerlendirilmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Depalle/Fransa, B. No: 34044/02, 29/3/2010, § 62; Anheuser-Busch Inc./Portekiz, B. No: 73049/01,11/1/2007, § 63; Öneryıldız/Türkiye, B. No: 48939/99, 30/11/2004, §124; Beyeler/İtalya, B. No: 33202/96, 5/1/2000, § 100).

28.Mülkiyet hakkı kapsamında sahip olunan şey, “mevcut bir şey” olabileceği gibi, “malvarlığına ilişkin değerler” de olabilir. Bu kapsamda alacak hakları da mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilebilecektir. An­cak alacak haklarının mülkiyet hakkı kapsamında korunabilmesi için, ya bir mahkeme hükmü, hakem kararı, idari karar gibi bir işlemle “yeterli dere­cede icra edilebilir kılınmış olması” (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Burdov/Rusya, B. No: 59498/00, 7/5/2002, § 28; Moskal/Polonya, B. No: 10373/05,15/9/2009,§ 45) ya da en azından bunlarla bağlantılı olarak “meşru bir beklenti”nin bulunması gerekmektedir.Meşru beklenti objektif temelden uzak bir beklenti olmayıp, bir kanun hükmü, yerleşik bir yargısal içtihat veya ayni menfaatle ilgili hukuki bir işleme dayalı beklentidir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Kopecky/Slovakya, B.No: 44/912/98, 28/9/2004, §§ 45-52; Saghinadze ve Diğerleri/Gürcistan, B. No: 18768/05,27/5/2010, § 103).

  1. Yukarıda belirtilen Mahkeme içtihatları gereği, mülkiyet hakkınınihlal edildiğini ileri süren başvurucunun, öncelikle böyle bir hakkının var olduğunu, en azından meşru bir beklenti içinde olduğunu kanıtlaması gerek­mektedir.
  2. Başvurucunun iddialarının, kendisinden fazlavergi alınması sure­tiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği, fazladan alınan kısmın iade edilmesi gere­ktiği, dolayısıyla bir alacak hakkının bulunduğu yönünde olduğu anlaşılmakt­adır. Bu durumda mülkiyet hakkı ihlaliiddiasının değerlendirilebilmesi için öncelikle mülkiyet hakkı kapsamında değerlendirilebilecek bir alacak hakkının mevcudiyetinin tartışılması gerekmektedir.
  3. Anayasa’nın 153. maddesinin ikinci fıkrası gereği, Anayasa Mahkeme­since iptal edilen kanun hükmü, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte, Anayasa Mahkemesince daha ileri bir tarih belirlenmiş ise o tarihte yür­ürlükten kalkacaktır. Aynı maddenin dördüncü fıkrası gereği ise Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye yürümeyecektir. Dolayısıyla, Anayasa Mah­kemesince iptal edilen bir kanun hükmü, iptalkararının yürürlüğe girdiği ta­rih itibariyle yürürlükten kalkacak ve iptal kararları geriyeyürümeyeceği için de, bu kanun hükmüne göre tesis edilmiş işlemler geçerliliklerinisürdüre­ceklerdir. Nitekim AİHM de, hukuki kesinlik ilkesi gereği Anayasa Mah­kemesi iptal kararlarının geriye dönük olarak haklar tesis etmeyeceğini belirt­miştir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. H.R./Almanya, B. No: 17750/91, 30/6/1992; J.R./Almanya, B. No: 22651/93,18/10/1995; Mika­/Avusturya, B. No: 26560/95,26/6/19%).
  4. 34. Bu durumda başvurucunun, 2006-2009 yılları arasında kendisinden fazla vergi alındığı ve bunların iade edilmesi gerektiği yönündeki iddialarına dayanak olarak ileri sürdüğü Anayasa Mahkemesi iptal kararı, geçmişe dönük olarak vergi iadesi şeklinde alacak hakkı doğurucu bir etkiye sahip olmadığı gibi, bu konuda meşru beklenti oluşturmak bakımından da elverişli değildir. Dolayısıyla başvurucuyu, iddia ettiği hakkı elde etmekonusunda meşru bir bek­lentiye sevk edecek bir kanun hükmü veya yerleşik yargısal biriçtihat bulun­madığından, başvurucunun, Anayasa’nın 35. maddesinde düzenlenen mülkiyethakkına ilişkin korumadan yararlandırılması mümkün değildir.

KARAR NO : 7

RG No: 28808RG.T. :01.11.2013

B.No: 2013/1205 K.T: 17.09.2013

  1. Başvurucu, kendisine ait taşınmazın kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil istemiyle açılan davada verilen kararda kamulaştırma bedelinin düşük te­spit edildiğini, bilirkişiraporlarında yenilemeprojesiningörmezdengelindiğini,önerdiğiemsallerin değerlendirmeye alınmadığını ve yıpranma paylarının ol­ması gerekenden yüksek belirlendiğini, kamulaştırma işlemininiptali talebiyle açtığıdavanınbekleticimesele yapılmadığını ileri sürerek mülkiyet hakkı ve hak arama hürriyetinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
  2. Davanın konusu kamulaştırılan taşınmazın dava tarihindeki bedelinin tespiti olduğundan mahkeme 2942 sayılı Kanun’un 11. maddesine uygun olarak bunun dışında proje gibi gelecekte taşınmazın değerini arttıracak hususları değerlendirmeye almamıştır.

36.Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün, bu mülkte gele­cekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa’da yer alan ve korunan mülkiyet kavramı içerisinde değildir. Gelecekte elde edilecek bir ka­zanç kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece bir mülk olarak değerlendirilemez. (Benzeryöndeki AİHM ka­rarı için bkz. Denimark Ltdı’Rirleşik Krallık, Başvuru No: 37660/97,26/9/2000)

  1. Bu durumda başvurucunun kamulaştırma bedelinin tespiti davasıyla ilgili ileri sürdüğü mülkiyet hakkına dair şikâyetlerinin özü, mahkeme kararının hatalı olduğuna yöneliktir. Bu haliyle başvurucunun mülkiyet hakkı şikâyeti, özünde mahkeme kararınınsonucuna ilişkin olup adil yargılanma hakkı şikâye­tine bağlı bir şikâyettir. Bu nedenle mülkiyet hakkı açısından ayrıca inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

KARAR NO : 8

RG No:28875 -RG.T. :07.01.2014

B.No: 2013 / 817 -K.T : 19.12.2013

  1. 37. Anayasa’nın 35. maddesine göre kişilerin mülkiyetleri ancak kanunla öngörülmüş usullerle ve kamu yararı gereği karşılığı ödenmek suretiyle ellerin­den alınabilir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği kişi­lerin mülklerinden mahrum bırakılmaları halinde elde edilmek istenen kamu ya­rarı ile mülkünden mahrum bırakılan bireyin hakları arasında adil bir denge ku­rulması gerekmektedir.

38.Ölçülülük ilkesi, “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. “Elverişlilik”, öngörülen müdahalenin, ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, “gereklilik”, ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını, yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, “orantılılık” ise bireyin hakkına yapı lan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir.

  1. 39. AİHM de mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin Sözleşme’ye uygunluğunu denetlerken yapılan müdahalenin kamu yararı ya da genel yararı amaçlamasının yanı sıra toplumun genel yararı ile birey haklarının korunması arasında adil bir dengenin de gözetilmesigerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede bireylerin, mülklerinin değeriyle orantılı makul bir bedel ödenme­den mülklerinden mahrum edilmeleri halinde yapılan müdahalenin ölçülü olmadığına hükmetmektedir. Bununla beraber Sözleşme ilekorunanmülkiyet hakkıherdurumdatam bedelinödenmesinigüvencealtına almamaktadır. E­konomik reform ya da sosyal adaleti gerçekleştirmek gibi genişçaplı tedbirleri uygulamaya yönelik istisnai durumlarda meşru kamu yararıamacıylayoksun bırakılan mülkiyetin piyasa değerinin altında ödeme yapılmasını ölçülülük il­kesine aykırı bulmayabilmektedir (bkz. Sporrong ve Lönnroth!İsveç, B. No: 7151/75 ve 72/52/75, 23/9/1982, § 69; James ve Diğerleri!lngiltere, B. No: 8793/79, 21/2/1986, §54; Papachelas! Yunanistan, B. No: 31423/96, 25/3/1999, § 48; Lithgow ve Diğerleri/İngiltere, B. No: 9006/80, 9262/81, 9263/81, 9265/81; 9266/81; 9313/81; 9405/81, 817/1986§120- 121).

41.Bir taşınmazın hiçbir karşılık ödenmedenidareye geçmesi, mülkiyet hakkının sınırlandırılmasını aşan, hakkın özünü zedeleyen bir durumdur (AYM,E.2002/112, K.2003/33, 10/4/2003). Bununla beraber gerçek karşılığının altında bir bedel ödenerek bir taşınmazın idareye geçmesi de Anayasa’nın 46. maddesi hükmüne açıkça aykırılığın yanında mülkiyet hakkına Anayasa’nın 13. maddesinde yer alanölçülülükilkesiniaşanve mülkünden yoksun bırakılan kişiye ulaşılmak istenenkamuyararıylakıyaslandığında ölçüsüzce ağır bir yük yükleyen ve makul olmayan müdahale niteliğindedir.

  1. 42. İdarenin, malikin rızasına gerek olmaksızın yapabileceği bir işlem olan kamulaştırma nedeniyle peşin ödemesi gerekenbedeliödemedegecikmesiduru­munda hissedilir değer kaybına neden olan unsurların varlığının dikkate alınma­ması halinde ödenen bedelin gerçek karşılık olaraknitelendirilemeyeceğiaçıktır(BenzeryöndekiAİHMkararı için bkz., AİHM, Yunan rafinerileri Stran ve Stra­tis Andreadisl Yunanistan, B. No: 13427/87, 9/12/1994, § 82). Başvurucuların mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olabilmesi için ödenen tutar­ların enflasyonunetkilerindenarındırılarakgüncelleştirilmesi, yani kamu­laştırma tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süredekihissedilirdeğerkaybını telafi edecek biçimde faiz uygulanması gerekir. (Bkz. Scordino!İtalya (na:1), B. No: 36813/97, 29/3/2006, § 258).
  2. 57. Başvuruculara dava tarihine göre belirlenerek ödenen 64.680,00 TL kamulaştırma bedelininödeme tarihinde Merkez Bankası verileri kullanılarak enflasyon karşısında değer kaybı giderilmiş karşılığı 132.356,00TL’dir.Birdiğerifadeyle kamulaştırma bedelinin uğradığıdeğer kaybını telefi edecek fark 67.676,00 TL’dir.
  3. 58. Bir eşyanın devir tarihindeki bedelinin daha sonra ödenmesi duru­munda arada geçen sürede enflasyon nedeni ile paranın değerinde oluşan his­sediliraşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığıgibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanmak imkanı da bulunmamaktadır. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır(AYM, E.2008/58, K.2011/37,10/2/2011).
  4. 59. Bununla birlikte kamu kurumları uzun süren kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında faiz ödemeyerek bireylerin almaları gereken bedelin en­flasyon karşısında aşınmasına neden olmaktadırlar. Bu durumda taşınmazı kamulaştırılan kişilere ödenen kamulaştırma bedelinin kişinin uğradığı zararı telafi edebilmesiiçin taşınmazın gerçek karşılığı olması yanında ayrıca ödenen bedelin tespitiyle ödenmesi arasında geçen dönemde gözlemlenenenflasyona nispetle hissedilir derecede değer kaybetmemiş olmasıgerekir.
  5. Bu çerçevede AİHM, Türkiye’ de kamulaştırma bedellerinin geç öden­mesi ve enflasyon sonucu bedelin değerinde aşınma olması ile arada geçen sürede bedele faiz ödenerek durumun telafi edilmemesi veya ödenen faizin en­flasyonun oldukça altında olması sonucu tespit edilen bedelin değerinikoruyucunitelikteolmamasınedenleriylebirçok davada başvuranların üzerinde meşru kamuyararıylahaklıgösterilemeyecekorantısızve aşırı bir yük bindiği vemül­kiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bkz. Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/12/1998, § 48-50; Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 91711997, § 28-31; Yetiş/Türkiye, B. No: 40349/05, 61712010 , § 57-60).
  6. 62. Başvuru konusu kamulaştırılan taşınmaza enflasyon sonucu değerdeki aşınma ile piyasa değerinden daha düşük bir bedelin ödenmesini haklı gösterecek kamu yararına yönelik hiçbir meşru amaç tespit edilememiştir (Aynı yöndeki AİHM kararı için bkz. Scordino/İtalya (no:J), B. No: 36813/97, 291312006 , § 102). Kamulaştırma bedeline değerindeki hissedilir aşınmayı giderecek şekilde faiz uygulanmaması kamu yararı için öncelikli, genel menfaatleri koruyan, kamu hizmetlerininsürdürülmesiiçinzorunlubir durum da arz etmemektedir (Bkz. AYM, E.2008/58, K.2011/37,10/2/2011).
  7. 63. Yukarıdaki unsurlara bakarak, kamulaştırma bedelinin dava açıldığı tarihteki değeri ile ödendiği tarihteki değeri arasında gözlemlenen farkın kamulaştırma bedeline faiz eklenmemesinden kaynaklandığı anlaşılm­aktadır. Ödenmeyen bu fark, bireyinmülkiyet hakkının korunması ile kamu yararı arasında olması gerekenadildengeyibozarak, Anayasa’da yer alan ölçülülük ilkesine aykırı birşekilde başvurucularüzerineorantısız ve aşırı bir yük binmesine sebep olarak başvurucuların mülkiyet hakkını ihlaletmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Yetiş/Türkiye, B. No: 40349/05, 61712010, § 56).
  8. 64. Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konu kamu­laştırma bedelinintespiti davasının 29/5/2003 tarihinde açıldığı ve Develi Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından dava tarihi esas alınarak belirlenen bedelin sekiz yıl sekiz ay sonra mahkemenin 12/1/2012 tarihli kararıyla başvuruculara faiz işletilmeksizin ödendiği, bu süre zarfında Merkez Bankası verilerine göre en­flasyonda meydana gelen artışın %104,63 olduğu, bahsedilen değer kaybı oranı dikkate alındığında, başvurucuların üzerine idarenin ulaşmak istediği meşru kamu yararı ile haklı gösterilemeyecek şekilde orantısız ve aşırı yük bindiği sonucuna ulaşılmıştır.

KARAR NO : 9

RG No :29116 -RG.T. :11.09.2014

B.No : 2013 / 252 -K.T : 26.06.2014

  1. Anayasa’nın35.maddesinegörekişilerinmülkiyetleriancakkanunla öngörülmüş usullerle ve kamu yararı gereği karşılığı ödenmek suretiyle ellerin­den alınabilir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi gereği kişi­lerin mülklerinden mahrum bırakılmaları halinde elde edilmek istenen kamu yararı ile mülkünden mahrum bırakılan bireyin hakları arasında adil bir denge kurulması gerekmektedir.
  2. Bu çerçevede AİHM, Türkiye’de kamulaştırma bedellerinin geç ödenmesi ve enflasyon sonucu bedelin değerinde aşınma olması ile arada geçen sürede bedele faiz ödenerek durumun telafi edilmemesi nedeniyle birçok davada başvuranların üzerinde meşru kamu yararıyla haklı gösterilemeyecek orantısız ve aşırı bir yük bindiği ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/12/1998, §48-50; Akkuş/Türkiye)

KARAR NO : 10

RG No :28940-RG.T. :13.03.2014

B.No: 2013/3007 -K.T : 06.02.2014

  1. Mahkemenin bu kararı, ilgili hükmün (5233 sayılı Kanun’un 2. mad­desi) yorumu kapsamında başvurucuların zararının tazmin edilebilmesi için köyün ya da mezranın tamamen boşalmış/boşaltılmış olması veya anılan yer­leşim yerlerinde sadece geçici köy korucularının kalması şartını arayan Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına (§§ 25-27) uygun olup herhangi bir keyfilik içermemektedir. Ayrıca başvurucunun söz konusu mahkeme kararında değerlen­dirilmediğini ileri sürdüğü jandarmanın hazırladığı boş olan köy ve mezraları gösteren listede (§ 35) Kayadibi köyünün sadece 3 mezrasının boşaltıldığı bilgi­sinin yer aldığı görülmektedir.
  2. Böylelikle başvurucunun mülkiyetinde bulunan mallarını terör dolayısıyla terk etmediği Danıştay’ın onaması sonucu kesinleşen mahkeme ka­rarıyla belirlenmiştir. Bakanlığın görüşünde de ifade edildiği üzere bunun doğal sonucu ise başvurucunun mülkiyet hakkına 5233 sayılı Kanun’un kapsamına girecek şekilde müdahalede bulunulmadığıdır.Anayasa Mahkemesiaçısındanbu tespittenayrılmayıgerektirecek herhangi bir husus bulunmadığından mül­kiyet hakkı açısından ayrı bir değerlendirme yapılmayacaktır (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Akbayır ve Diğerleri/Türkiye, 30415/08,28/6/2011, §§ 85-88).
  3. Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen iddialarının kanun yolu şikâyeti niteliğinde olduğu, mülkiyet hakkı kapsamında bir inceleme yapılmasının mümkün olmadığı ve derece mahkemesi kararının bariz takdir ha­tası veya açık keyfilik de içermediği anlaşıldığından başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 11

RG No :28942-RG.T. :15.03.2014

B.No:2012/1246-K.T : 06.02.2014

  1. Başvurucu, taşınmazının kamulaştırma bedelinin tespiti davasında ve­rilen kararın eşitlik ilkesini, mülkiyet hakkını ve hak arama hürriyetini ihlal et­tiğini ileri sürmüşse de kendisine Anayasa’nın 10. maddesinin ilk fıkrasında sayılan hangi nedene dayalı olarak veya hangi sebeple ayrı muamele yapıldığından bahsetmemiştir. Başvurucu esas olarak diğer ilçelerde kamu­laştırma bedelinin tespitinde sadece ilçe tarım müdürlüğü verileri dikkate alınıp bedel tespiti yapılırken Ermenek ilçesindeki taşınmazlarda Ermenek ilçesiyle birlikte çevre ilçeler ile Karaman ili tarım müdürlükleri verilerinin ortalamasının “mevki” olarak değerlendirilip bedeltespitindekullanılmasından şikâyetçi olmaktadır. Budurumda başvurucunun bahse konu şikâyetinin özünün mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanunilik şartını ihlal ettiği iddiası olduğu an­laşıldığından konu mülkiyet hakkı kapsamında incelenmiş ve hak arama hürriyeti ile eşitlik ilkesi yönünden ayrıca inceleme yapılmasına gerek görülmemiştir.

61.Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin önkoşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletindeyasal düzenlemelerindebu güven duygusunuzedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir. Bu bakımdan, kanunun metni, bireylerin,gerektiğinde hukuki yardım almak sure­tiyle, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksalyaptırımın veya sonucun bağlandığını belli bir açıklık ve kesinlikte öngörebilmelerine imkânverecek düzeyde kaleme alınmış olmalıdır. Dolayısıyla, uygulanması öncesinde ka­nunun,muhtemel etki ve sonuçlarının yeterli derecede öngörülebilir olması ge­reklidir (AYM,E.2013/39, K.2013/65, 22/5/2013).

62.“Belirlilik” ilkesi yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliğiifade etmektedir. Erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla yasalar, mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Aslolan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır (AYM, E.2009/9, K.2011/103,16/6/2011).

  1. Başvuruya konu dosya incelendiğinde; 2942 sayılı Kanun’un 11. Mad­desinin (f) bendinde açıkça ilçe düzeyini temel alacak bir hesaplama yapıl­masının öngörülmediği, bununyerine arazinin mevkii ve şartlarınagöre belir­lemeyapılması öngörülerek uygulayıcılara ve mahkemelere takdir yetkisi tanındığı, ülkemizde arazilerin ürün verisi istatistiklerinin düzenli olarak resmi kurumlar olan il ve ilçe tarım müdürlüklerince tutulması nedeniyle Yargıtay içtihatları doğrultusunda mahkemelerin bu verileri esas aldıkları, büyük kamu­laştırma projelerinin kabul edildiği alanlarda kamulaştırma bedelini arttırmaya yönelik gayretlerin yasama organının dikkatini çektiği ve buna karşı bazı yasal düzenlemeler yapıldığı, Ermenek ilçesinde tarım müdürlüğü ürün verimlerinde büyük baraj ve HES projesinin kabul edildiği 2002 yılından sonraki yıllarda gün­lük hayatın olağan akışıyla izah edilemeyecek derecede artışlar meydana geldiği ve Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin bahsedilen bölge için 2006 yılından itibaren farklı bir yöntemle bedel tespiti yapılması yönünde içtihat geliştirdiği an­laşılmıştır. Ayrıca davacı idareler yeni yönteme rağmen halen Ermenek İlçesinde kamulaştırma bedellerinin olması gereken ve hakkaniyete uygun olan değerden yüksek olduğunu istatistikler vererek iddia etmektedirler.
  2. 2942 sayılı Kanunun 11. maddesinin (f) bendinin amacı kamulaştırılan arazilerin gerçek değerine ulaşmaktır. Kanunların yasa koyucunun amacı doğrul­tusunda yorumlanması mahkemelerin yetkisinde ve görevleri arasında olup, başvuru konusu davada Yargıtay 18. Hukuk Dairesi gerekçesini önceden ortaya koyarak Ermenek İlçesindeki arazilerin kamulaştırılmasında gerçek değere ulaşmak için mevkii kavramını ilçe düzeyinden daha geniş yorumlamıştır. Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin Ermenek ilçesi için belirlediği mevkii kavramını daha geniş yorumlayan bedel tespiti yöntemi 2942 sayılı Kanun’un 11. maddes­inin (f) bendine açıkça aykırı olmadığı gibi ikna edici gerekçesi ile keyfi olmak­tan da uzaktır.
  3. 2006 yılından beriistikrarlıolarak uygulanan bu yöntem bireyler için erişilebilir ve bilinebilir olup başvuru konusu olayda 2010 yılında açılan kamu­laştırma bedelinin tespiti davasında başvurucu bahsedilen yerleşik içtihadı önce­den öngörülebilir bir durumdadır. Sonuç olarak bahsedilen uygulamayla hukuki belirlilik bağlamında kanunilik ilkesi ihlal edilmemiştir.
  4. Ölçülülük ilkesi, “elverişlilik”, “gereklilik” ve “orantılılık” olmak üzere üç alt ilkedenoluşmaktadır.”Elverişlilik”, öngörülenmüdahalenin,ulaşılmak istenenamacı gerçekleştirmeyeelverişliolmasını,”gereklilik”,ulaşılmakistenen amaçbakımından müdahalenin zorunlu olmasını, yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, “orantılılık” ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç a­rasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (Bkz., B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 38).
  5. 79. AİHM de mülkiyet hakkına yapılan bir müdahalenin Sözleşme’ye uygunluğunu denetlerken yapılan müdahalenin kamu yararı ya da genel yararı amaçlamasının yanı sıra toplumun genel yararı ile birey haklarının korun­ması arasında adil bir dengenin de gözetilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu çerçevede bireylerin, mülklerinin değeriyle orantılı makul bir bedel öden­meden mülklerinden mahrum edilmeleri halinde yapılan müdahalenin ölçülü olmadığına hükmetmektedir. Bununla beraber Sözleşme ilekorunanmülkiyethakkı herdurumda tambedelinödenmesinigüvencealtına almamaktadır. Eko­nomik reform ya da sosyal adaleti gerçekleştirmek gibi geniş çaplı tedbirleri uygulamaya yönelik istisnai durumlarda meşru kamu yararı amacıyla yoksun bırakılan mülkiyetin piyasa değerinin altında ödeme yapılmasını ölçülülük il­kesine aykırı bulmayabilmektedir (bkz. Sporrong ve Lönnroth/îsveç, B. No:7151/75ve 72/52/75, 23/9/1982, § 69;JamesveDiğerleri/İngiltere, B.No: 8793/79, 21/2/1986, § 54; Papachelas/Yunanistan, B. No: 31423/96, 25/3/1999, § 48; Lithgow ve Diğerleri/İngiltere, B. No: 9006/80, 9262/81, 9263/81, 9265/81; 9266/81; 9313/81; 9405/81, 8/7/1986 § 120- 121).
  6. 99. Bu çerçevede AİHM, Türkiye’de kamulaştırma bedellerinin geç öden­mesi ve enflasyon sonucu bedelin değerinde aşınma olması ile arada geçen sürede bedele faiz ödenerek durumun telafi edilmemesi veya ödenen faizin en­flasyonun oldukça altında olması sonucu tespit edilen bedelin değerini koruyucu nitelikte olmaması nedenleriyle birçok davada başvuranların üzerinde meşru kamu yararıyla haklı gösterilemeyecek orantısız ve aşırı bir yük bindiği ve mül­kiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (bkz., Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/12/1998, § 48-50; Akkuş/Türkiye, B. No: 19263/92, 9/7/1997, § 28-31; Yetiş/Türkiye, B. No: 40349/05, 6/7/2010, § 57-60).
  7. BununlabirlikteAİHM, kamulaştırmabedelinin değerinde en­flasyon nedeniyle meydana gelen ve kamulaştırma bedeliyle kıyaslandığında önemli yekûn tutmayan farkları, kamu yararı ile ilgilinin haklarının korun­ması arasındaki adil dengenin korunması bağlamında hesaplama yöntemin­den kaynaklanabilecek bir hata payı olarak yorumlamakta ve mülkiyet hak­kının ihlali olarak değerlendirmemektedir (Bkz. Arabacı/Türkiye, B. No: 65714/01, 7/3/2002, Kurtuluş/Türkiye, B. No: 24689/06, 17/6/2006).

101.Devlettarafındanödenecekbirbedelin enflasyonkarşısındaki değer kayıplarında AİHM, ikili bir ayrıma gitmektedir. Mahkemelerce belir­lenmiş bir para alacağının ödenmemesi halinde daha katı bir tutum sergileye­rek %5’e kadar değer kayıplarını hesaplama faktörlerindeki değişkenlerle ilgili kabul etmektedir (bkz.,Arabacı/Türkiye, B. No: 65714/01, 7/3/2002). Çünkü burada ödemelerin geç yapılması,mahkeme kararlarının icra edilmesi ile ilgili bir sorundur. Bunun yanında mahkemelerdegeçen yargılama süresindeki enflasyon nedeniyle kamulaştırma bedelinin değer kaybında isemeydana gelen farkın tazminatın belirlenmesi yönteminden kaynaklandığı ve bu konudaulusal yargıcın belirli bir takdir imkânı olduğu gerekçesiyle daha esnek yorumlamakta bufarkın başvurucularaçısındanaşırı biryükgetirip getirmediğini inceleyerek kararvermektedir. Örneğin bahsedilen şekilde incelediği bir davada AİHM, %10,74’lük bir değerkaybının aşırı bir yük getirmediğine karar vermiştir (bkz. Güleç ve Armut/Türkiye, B. No:25/969/09,16/11/2010).

  1. Başvuru konusu olayda taşınmazın 25/5/2010 tarihi değerine göre te­spit edilen kamulaştırma bedelinin 148.061,69 TL’si başvurucuya gerçek değerin esas alındığı tarihten yaklaşık bir yıl önce 6/5/2009 tarihli acele el koyma ka­rarıyla ödenmiştir. Kalan 120.319,75 TL ise bedel tespiti davası sonunda verilen 3/2/2012 tarihli kararla ödenmiştir. İkinci ödemenin yapıldığı tarih ile bedelin esas alındığı tarih arasındaki %14,09 oranında enflasyon nedeniyle ikinci ödemede meydana gelen değer aşınması 16.953,00 TL olarak hesaplanmıştır. Bahsedilen değer aşınmasının kamulaştırma bedeli olan 268.388,44 TL’ye oranı % 6,32 olup bu değer kaybının başvurucu üzerine orantısız ve aşırı bir yük ge­tirmediği açıktır. Ayrıca başvurucunun 25/5/2010 tarihi değerine göre tespit edi­len kamulaştırma bedelinin 148.061,69 TL’sini değer tespitinin esas alındığı ta­rihten yaklaşık bir yıl önce alarak kullanma, tasarruf etme ve yatırıma dönüştürme imkânı ve avantajına sahip olduğu düşünüldüğünde % 6,32’lik değer kaybının başvurucu üzerinde meydana getirdiği yükün daha da hafifleyeceği an­laşılmaktadır.

KARAR NO : 12

RG No :28946 – RG.T. :19.03.2014

B.No : 2012/603 – K.T : 20.02.2014

63.Mülkiyethakkınınvarlığınıntespitiyerelmahkemelerebırakılmışolup; kanunlara göre hakkın kesin bir nitelik taşıdığını ve söz konusu haktan yarar­lanma yetkisine sahip olunduğunu ortaya koyma yükü başvurucu üzerindedir (Benzer yöndeki AİHM kararıiçin bkz., AİHM, Agneessens/Belçika, B. No:12164/86, 12/10/1998). Başvuru konusuolayda, mülkiyet hakkını ispat yükümlüğü üzerinde bulunan başvurucu, her ne kadaruyuşmazlık konusu taşınmazın orman sınırları içinde kalmadığını, taşınmazlardan birinitapusu olan Ali Yıldırım’danaldığınıilerisürmüşse de iddiasınıMahkeme önündeispatlayamamıştır.

  1. Bununlaberaberbaşvurucuya 23/11/2011 tarihindeyapılacağı bildirilen duruşmanın 21/11/2011 tarihinde yapıldığı, bu duruşmada bilirkişi raporu okunarak rapora itirazların değerlendirildiği, başvurucunun ise bu duruşmaya katılamadığından itirazlarını dile getiremediği, ayrıca başvurucu temyiz aşamasında bu durumu ifade ettiği halde değerlendirmeye alınmadığı göz önünde bulundurularak başvurucunun adil yargılanma hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaşıldığından başvuru konusu da­vada yapılan yargılamanın adil olmadığı açıktır. Adil olmayan bir yargılama sonrası verilen mülkiyet iddiasının reddi kararı üzerinden başvurucunun iddia ettiği mülkiye­tin var olduğu ya da olmadığı sonucuna ulaşılması mümkün değildir. Bu durumda önce mülkiyet iddiasının başvurucuya bilirkişiraporuna itiraz edecek fırsatın ve­rildiği adil bir yargılamada tartışılarak sonuca bağlanmasıve bu karar üzerinden temyiz incelemesinin yapılması, daha sonra Anayasa Mahkemesiönünde dile ge­tirilmesi gerekmektedir.
  2. Açıklanan nedenlerle, adil olmayan bir yargılamanın sonucundan hareketle mülkiyet iddiası tartışılmayacağından mülkiyet hakkına yönelik şikâyet konusunda bu aşamada karar verilmesine gerek görülmemiştir.

KARAR NO : 13

RG No :28982-RG.T. :25.04.2014

B.No: 2013/1436 -K.T :06.03.2014

  1. Başvuru dosyasında mevcut belgeler incelendiğinde; idarenin taşınmaza 1,5-2 metre civarında ve şerit halinde el atmasının, komşu taşınmazın tel örgüsünün yola tecavüz edecek biçimde çekilmesi ve yeterli ölçüm yapılmaması sebebiyle başvurucuya ait taşınmazın bir bölümünün idarece yol zannedilmesi nedeniyle, yani ihmal sonucu meydana geldiği ve bu durumun başvurucu tarafından da kabul edildiği anlaşılmaktadır.
  2. Başvuru konusu olayda idarenin paftada yol olarak görünen ve kadastro çalışmaları sırasında ölçü krokisinde İrimi Çayı ve Yol olarak yazılı olan, kuru ha­valarda yol olarak kullanılan, bir kısmının ise dere yatağı görünümünde olduğu tespit edilen alanda tarım arazisi olarak kullanılan alanlara zarar verme ihtimali bulunan su birikintisini önlemek amacıyla, yani meşru kamu yararı amacıyla dere ıslahı çalışması yaparken başvurucuya ait 5.207 m2 alanlı taşınmazın şerit halinde 229,01 m2’lik kısmına kamulaştırmasız el atılarak verimli toprak kaybına neden olduğu, verimli toprağın alındığı, yerine dolgu malzemesi yerleştirildiği,bu şekilde Anayasa ve ka­nunlarla belirlenmişsüreçler takip edilmeden başvurucunun mülkiyetinde bulunan taşınmaza kamulaştırmasız olarak el atıldığı mahkeme kararıyla sabittir.
  3. Sonuç olarak başvurucuya ait taşınmazın bir bölümüne dere ıslah çalışması kapsamında idarenin ihmali neticesinde kamulaştırmasız el atmasının Anayasa’nın 35. ve 46. maddeleriyle 2942 sayılıKanun’da belirtilen usule uymayan bir müdahale olduğu ve mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kanunilik ilkesini ihlal ettiği ka­naatine ulaşılmıştır.

KARAR NO : 14

RG No :29064-RG T. : 18.07.2014

  1. No : 2013/1568 -K.T: 08.05.2014

40.Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen ve temel öğesinin “kamu yararı” olduğu kabul edilen kamulaştırma, bir taşınmaz üzerindeki özel mül­kiyet hakkının, malikin rızası olmaksızın, kamu yaran için ve karşılığı öden­mek koşuluyla devlet tarafından sona erdirilmesidir. Kamu yaran bulunması, kamulaştırma kararının yasada gösterilen esas ve usullerine uyulması, gerçek karşılığın peşin ve nakden ödenmesi kamulaştırmanın anayasal öğeleridir. (AYM, E.2004/25, K.2008/42, K.T. 17/1/2008)

41.Başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı ola­bilmesi için Ödenen tutarların enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncel­leştirilmesi, yani kamulaştırma tarihi ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki hissedilir değer kaybını telafi edecek biçimde faiz uygulanması gerekir. (Scor­dino/halya (no: I), B. No: 36813/97,29/3/2006, § 258).

  1. Uzun süren kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında dava tarihine göre belirlenen kamulaştırma bedeli, dava sonunda faiz işletilmeden taşınmazı kamulaştırılan bireylere ödenerek bireylerin almaları gereken bedelin enflasyon karşısında aşınmasına neden olunmaktadır. Taşınmazı kamulaştırılan kişilere ödenen kamulaştırma bedelininkişinin uğradığı zararı telafi edebilmesi için taşınmazın gerçek karşılığı olması yanındaayrıca ödenen bedelin tespitiyle ödenmesi arasında geçen dönemde gözlemlenen enflasyonanispetlehissedilirderecededeğer kaybetmemişolmasıgerekir(B.No:2013/817, 19/12/2013, §59).
  2. 43. Bir eşyanın devir tarihindeki bedelinin daha sonra ödenmesi duru­munda arada geçen sürede enflasyon nedeni ile paranın değerinde oluşan hisse­dilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirişinden yararlanmak imkânı da bulunmamaktadır. Bu şekilde kişiler mülkiyet haklarından mahrum edilerek haksızlığa uğratılmaktadır (AYM, E.2008/58, K.2011/37, K.T. 10/2/2011).
  3. Bu çerçevede AİHM, Türkiye’de kamulaştırma bedellerinin geç öden­mesi ve enflasyon sonucu bedelin değerinde aşınma olması ile arada geçen sü­rede bedele faiz ödenerek durumun telafi edilmemesi veya ödenen faizin enflas­yonun çok altında kalması nedeniyle birçok davada başvuranların üzerinde meşru kamu yararıyla haklı gösterilemeyecek orantısız ve aşırı bir yük bindiği ve mülkiyet haklarının ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Aka/Türkiye, B. No: 19639/92, 23/12/1998, § 48-50; Akkuş/’Türkiye, B. No: 19263/92,9/7/1997, § 28-31; Yetiş/Türkiye, B. No: 40349/05, 6/7/2010, § 57-60).
  4. Nitekim kanun koyucu bahsedilen husustaki yasal eksiği gidermek ve kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında davanın zamanında sonuçlandırıla­maması halinde yargılama sürecinde kamulaştırma bedelinin enflasyon etkisiyle uğrayacağı değer kaybım telafi ederek benzer mağduriyetlerin önlenmesi mak­sadıyla 6459 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle 2942 sayılı Kanun’un10.maddesine ek fıkra ekleyerek “Kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.” hükmünü getirmiş ve zamanında tamamlanamayan kamulaştırma bedelinin tespiti davalarında ödemenin yapıldığı tarihe kadar ka­mulaştırma bedeline faiz ödenmesi imkânını tanımıştır (B. No: 2013/817, 19/12/2013, § 53).
  5. Yukarıdaki unsurlara bakarak, kamulaştırma bedelinin dava açıldığı tarihteki değeri ile ödendiği tarihteki değeri arasında gözlemlenen farkın kamu­laştırma bedeline faiz eklenmemesinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Öden­meyen bu fark, bireyin mülkiyethakkınınkorunması ile kamu yararı arasında olması gereken adildengeyibozarak,Anayasa’da yer alan ölçülülük ilkesine aykırı bir şekilde başvurucu üzerine orantısız ve aşırı bir yük binmesine sebep olarak başvurucunun mülkiyet hakkını ihlal etmektedir.

KARAR NO : 15

RG No :28654 -RG.T. : 22.05.2013

  1. No : 2013 /1012-K.T: 16.04.2014
  2. 31. Nitekim AİHM, benzer bir şekilde, başvurucunun tazminat öden­meksizin taşınmazının elinden alınması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edil­diğini ileri sürdüğü 15/5/2012 tarih ve 42936/07 numaralı Altunay/Türkiye ka­rarında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, Kasım 2009 tarihinde daha önceki içtihadında değişikliğe gittiğini, AİHM’nin bu konudaki içtihatlarına dayanarak, tapu kayıtlarındaki yanlış kayıtlardan kaynaklanan ayni hak ya da menfaatleri kaybolmuş ya da kısıtlanmış olanların tapu kayıtlarındaki düzensizliklerden dolayı Devleti sorumlu tutabileceğine hükmettiğini, kişilerin tapularının ait olduğu arazilerin orman arazisi olması nedeniyle iptal edildiğinde 4721 sayılı Kanun’un 1007. maddesi uyarınca tazminat talep edebileceklerini ilan ettiğini, tazminat miktarının söz konusu arazinin kullanılma şekli, niteliği ve değeri te­melinde muhtemel getirişi ve emsal değerlerin dikkate alınarak değerlendirme yapılması gerektiğine dikkat çektiğini, bu başvuru yolunun halen düzenli olarak kullanılmakta olduğunu, ulusal mahkemelerin AİHM’nin içtihatlarını ve AİHS’ye Ek 1No’lu Protokolün1. maddesine dayanarak ilgili mevzuat hüküm­lerini uyguladıklarını, başvurucunun tapu belgesinin iptali yönündeki kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde tazminat talebinde bulunabileceğini belirterek, iç hukuk yollan tüketilmediği gerekçesiyle başvurunun kabul edile­mez olduğuna hükmetmiştir.

KARAR NO : 16

RG No :28664 -RG.T. : 01.06.2013

  1. No : 2013 /539-K.T: 16.05.2013
  2. 17/2/1926 tarih ve 743 sayılı mülga Türk Medeni Kanunu incelen­diğinde, tapu kaydı bulunmayan taşınmazlar üzerindeiskânhakkıverilmesitaşınmazmülkiyetinin kazanılması için yeterli değildir. Bunun dışında belli sürelerde taşınmaz üzerinde zilyetlik şartı da aranacaktır (mülga 743 sayılı Ka­nun m.638 ve 639). Başvurucu veya murisi tarafından mülkiyetinkazanılmasıiçin aranan bu şart gerçekleştirilmediği gibi, başvurucunun murisi iskân hak­kından feragat ederek iskân verilen yerden ayrılmıştır. Ankara 8. İdare Mah­kemesince verilen kararın gerekçesi, mülga 675 sayılı Kanun’un birinci maddesi, başvurucunun murisinin Safranbolu ilçesindeki iskân haklarından feragat et­tiğine dair dilekçesi ile değişik tarihlerde çıkarılan kanunlara rağmen taşınmazı alma hakkının kullanılmadığı dikkate alındığında, başvurucunun iddia ettiği hak­kın mevcut olmadığı ortaya çıkmaktadır. Lozan Antlaşması ve Mübadele Sözleşmesinde, mübadele sonucu Türkiye’ye gelenlere ev ve iskân verileceği belirtilmiş olup, iskân hakkı verilmesiyle mülkiyetin kazanılacağı belir­tilmemiştir.

35.Başvurucu tarafından tazminat talebiyle Ankara 8. İdare Mahkemesine açılan davada verilen, başvurucunun iddia ettiği hakkın mevcut olmadığından davanın reddine ilişkin hüküm de bir tespit hükmü olup, başvurucunun iddia ettiği hakkın mevcut olduğunu göstermemektedir.

  1. Belirtilen hususlar çerçevesinde başvurucunun dedesine Safranbolu il­çesinde verileniskân hakkı,başvurucunun taşınmazınmülkiyetini kazanmasınısağlamadığıve başvurucu lehine Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına giren ko­runmaya değer bir menfaat doğurmadığı anlaşılmaktadır.

37.Açıklanan nedenlerle, başvurucunun mülkiyet hakkının ihlali iddiası yönünden, Anayasa’nın 35. maddesi kapsamına giren korunmaya değer bir menfaatinin bulunduğu anlaşılmadığından, başvurunun diğer kabul edilebilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “konu bakımından yetkisizlik” nedeniyle ka­bul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 17

RG No :29125-RG.T.:04.12.2014

B.No: 2013 /1675-K.T :18.09.2014

  1. Anayasa’nın 35. maddesinde bir temel hak olarak güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkı kişiye başkasının hakkına zarar vermemek ve yasaların koyduğu sınırlamalara uymak koşuluyla, sahibi olduğu şeyi dilediği gibi kullanma, ürünlerinden yararlanma ve tasarruf etme (başkasına devretme, biçimini değiştirme, harcama ve tüketme hatta yok etme) olanağı veren bir haktır. Anayasa’ya göre bu hakka ancak kamu yararı nedeniyle ve kanunla sınır­lama getirilebilir. Özel mülkiyetteki bir taşınmazın kamu yaran amacıyla ihtiyaçduyulmasıhalindeşekilve koşullarıyasayla belirlenmekşartıyla kamu­laştırılmak suretiyle kamu hizmetine tahsis edilerek özel mülkiyeti sona erdirile­bilir. Kamulaştırmanın nasıl ve hangi ilkelere göre yapılacağı Anayasa’nm 46. Maddesinde ayrıntılıolarak düzenlenmiştir, (Bkz.AYM,E.1988/34,K. 1989/26,K.T. 21/6/1989; E.2011/58, K.2012/70, K.T. 17/5/2012 ve E.2004/25, K.2008/42, K.T. 17/1/2008)

40.Kamu yararı kavramı, genel bir ifadeyle özel veya bireysel çıkarlar­dan ayrı ve bunlara üstün olan toplumsal yararı ifade etmektedir. Bütün kamusal işlemler, nihai olarak kamuyararınıgerçekleştirmekhedefineyönel­mekdurumundadır(AYM, E.2010/30,K.2012/7, K.T.19/1/2012). Yasama ve yürütme organları toplumun ihtiyaçlarını dikkate alarak neyin kamu yararına olduğunu belirlemede geniş bir takdir yetkisine sahiptirler. Kural olarak kamu makamları ekonomik veya toplumsal bir politikayı hayata geçirmek amacıyla mülkiyet hakkına müdahale etmişlerse, burada meşru bir kamu yararı amacının bulunduğunu varsaymak gerekir. Kamu yararı konusunda bir uyuşmazlığın çıkması halinde ise örneğin kamulaştırma gibi hususlarda uzmanlaşmış, ilk derece ve temyiz yargılaması yapan mahkemelerin uyuşmazlığı çözmek konu­sunda daha iyi konumda oldukları açıktır. Bu nedenle müdahalenin kamu yararına uygun olmadığını ispat yükümlülüğü bunu iddia edene aittir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. James ve Diğerleri/İngiltere, B. No: 8793/79, 21/2/1986, § 46; Eski Yunan Kralı ve Diğerleri/Yunanistan, B. No: 25701/94, 23/11/2000, § 87; Broniawski/Polonya, B. No: 31443/96, 22/6/2004, § 148).

KARAR NO : 18

RG No :29208-RG.T.:17.12.2014

B.No: 2013 /5996 -K.T :15.10.2014

  1. Anayasa ve AİHS’nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı, mevcut mal, mülk ve varlıkları koruyan bir güvencedir. Bir kişinin hâlihazırda sahibi olmadığı birmülkün, bu mülkte gelecekteki değer artışını da içerecek şekilde mülkiyetini kazanma hakkı, kişinin bu konudaki menfaati ne kadar güçlü olursa olsun Anayasa ve Sözleşme’yle korunan mülkiyet kavramı içeri­sinde değildir. Gelecekte elde edileceği iddia edilen bir kazanç, kazanılmadığı veya bu kazanca yönelik icrası mümkün bir iddia mevcut olmadığı sürece mülk olarak değerlendirilemez (B. No: 2013/5049,28/5/2014, § 24).
  2. Yukarıdaki hususun istisnası olarak belli durumlarda, bir “ekonomik değer” veya icrası mümkün bir “alacak” iddiasını elde etmeye yönelik “meşru bir beklenti”, Anayasa’nın ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında yer alan mülkiyet hakkı güvencesinden yararlanabilir. Meşru beklenti, makul bir şekilde ortaya konmuş icra edilebilir bir iddianındoğurduğu, ulusal mevzuatta belirli bir ka­nun hükmüne veya başarılı olma şansının yüksekolduğunu gösteren yerleşik ve istikrarlı bir yargı içtihadına dayanan, yeterli somutluğa sahip nitelikteki bir beklentidir. Temelsiz bir hak kazanma beklentisi veya sadece ulusal hukukta mülkiyet hakkı kapsamında savunulabilir bir iddianın varlığı meşru beklentinin kabulü için yeterli değildir (B. No: 2013/5049,28/5/2014, § 25).
  3. Başvuru konusu olayda, başvurucu, hakkında tesis edilen devlet memurluğundan çıkarılma cezası nedeniyle gelecekte alması gereken özlük haklarından mahrum kaldığını belirterek mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmekte ise de, iddia ettiği hakkı elde etme konusunda başvurucuyu meşru bir beklentiye sevk edecek bir kanun hükmü veya yerleşik yargısal bir içtihat bulunmadığından, başvurucunun, Anayasa’nın 35.maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkına ilişkin korumadan yarar­landırılması mümkündeğildir.

Leave a Reply

Your email address will not be published.