Yaşam Hakkı

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ

Madde 2-Yaşam hakkı

1.Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.

2.Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali su­retiyle yapılmış sayılmaz:

a.Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;

b.Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;

c.Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI (1982)

  1. Kişinin Dokunulmazlığı, Maddi ve Manevi Varlığı

Madde 17 – Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve ge­liştirme hakkına sahiptir.

Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütün­lüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tâbi tutulamaz.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşma­yan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz.

(…) (*) Meşru müdafaa hali, yakalama ve tutuklama kararlarının yerine getirilmesi, bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiileri, birinci fıkra hükmü dışındadır.

_____

(*) Madde 17 nin 4. fıkrasının başında geçen “Mahkemelerce verilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi hali ile” ibaresi, 22.5.2004 tarih ve 25469 sayılı R.G.’de yayımlanan, 7.5.2004 tarih ve 5170 sayılı Kanunun 3. maddesi hükmü gereğince madde metninden çıkartılmıştır.

Değerlendirme ve Öne Çıkan İlkeler

Yaşama Hakkı olarak tanımlanan AİHS’nin 2. ve Anayasa’nın 17 madde­lerinin korudukları hukuki alanlar gerek Anayasa Mahkemesi ve gerekse AİHM kararları çerçevesinde şöyle sıralanabilir:

i-Devletin yaşama yönelik eylemlerinin hukuk ve ceza davalarıyla yaptı­rım altına alınmak;

ii-Bu hükümlerin uygulanmasını sağlayacak etkin bir mekanizma kurmak;

iii-Kamu yetkililerinin bireyin yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik bir tehlikenin varlığını bilmeleri halinde bu tehlikeyi gidermek için makul bütün tedbirleri almak;

Her ne kadar AİHS’nin 2. maddesi yalnızca yaşama hakkından söz edi­yorsa da aynı hukuki alanı koruma altına alan Anayasa’nın 17/1. maddesi “ya­şama”nın dışında “maddi ve manevi varlığı koruma ve geliştirmeyi” de konu ettiğinden, maddelerin koruduğu alan yalnızca hayatta kalabilme hakkı değil aynı zamanda Anayasa’nın 17. maddesinin bahsini ettiği tüm alanları kapsamak­tadır.

Her iki maddenin uygulanmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarında Yaşama Hakkı çerçevesinde Devlete üç temel yükümlülük getiril­mektedir.

Bunlardan birincisi Devletin “Pozitif Yükümlülüğü” dür. Anayasa Mah­kemesi kararlarında bu yükümlülüğü şu şekilde tanımlamaktadır: Yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı korumak.

İkinci yükümlülük ise “Negatif Yükümlülük” tür. Bu yükümlülük karar­larda şu şekilde tanımlanmıştır: Yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak zarar veya son vermemek.

Mahkeme tarafından bazen “Usul Yükümlülüğü” ve bazen de “pozitif yü­kümlülüğün usuli boyutu” şeklinde adlandırılan üçüncü yükümlülük ise şöyle tanımlanmıştır: Doğal olmayan herölüm olayının (yaşama hakkına ilişkin her tecavüzün-YN) tüm yönlerinin ortaya konulmasına, sorumlu kişilerin belirlen­mesine ve gerekiyorsa cezalandırmasına imkan tanıyan bağımsız ve etkin bir so­ruşturmanın yürütülmesi.

Devletin ilgili kurumları bu üç unsuru yerine getirmedikleri takdirde so­rumlulukları söz konusu Olmakta, bir ihlalden söz etmek mümkün olabilmektedir.

Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru kararlarında ve bu karar­larda atıfta bulunulan AHİM kararlarında, söz konusu yükümlülüklerin hayata geçirilmesine ilişkin bazı ilkelerin öne çıktığını görmekteyiz:

Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkması ve bu anlamda bir ihlalden söz edilebilmesi için; öncelikle, yetkililerce belirli bir kişinin hayatına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin varlığının bilinmesi ya da bilinmesinin gerektiği bir durumun olması, ayrıca, böyle bir durum dahilinde, makul ölçüler çerçevesindevesahip oldukları yetkilerkapsamındabutehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız olduklarının tespit edilmesi gerekmektedir. Yetkili makamların, yaşamla ilgili her türlü potansiyel tehdidin gerçekleşmesini önlemekiçinsomut tedbirleralmayazorlanmasıbeklenemez.

Usul yükümlülüğünün gerektirdiği “etkili bir yargısal sistem kurma” yönündeki pozitif yükümlülük, her olayda mutlaka ceza davası açılmasını gerek­tirmez. Ölüm olayının kendi meydana geliş şekline göre, kasta dayanmayan ve genel olarak ihmal suretiyle ortaya çıkan ölüm olaylarında (tıbbi ihmal sonucu meydana geldiği ileri sürülen ölüm olayları dahil, mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olması yeterli olabilir.

Bununla birlikte, ihmal suretiyle meydana gelen ölüm olaylarında Dev­let görevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme hatasını veya dikkat­sizliği aşan bir ihmali olduğu,yani olası sonuçların farkındaolmalarınarağ­men söz konusu makamların kendilerine verilen yetkileri göz ardı ederek tehli­keli bir faaliyet nedeniyle oluşan riskleri bertaraf etmek için gerekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda, bireyler kendi inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yol­larına başvurmuş olursa olsun, insanların hayatının tehlikeye girmesine neden olan kişiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmaması ya da bu kişilerin yargı­lanmaması 17. maddenin ihlaline neden olabilir.

Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucu meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin davalarda Anayasa’nın 17. maddesi gereğince devletin, ölüm­cül saldırı durumunda sorumluların tespitine ve cezalandırılmalarına imkân ve­rebilecek nitelikte cezai soruşturmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu tür olaylarda, yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sa­dece tazminat ödenmesi, yaşam hakkı ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını orta­dan kaldırmak için yeterli değildir.

Soruşturmanın etkililik ve yeterliliğini temin adına, soruşturma ma­kamlarının resen harekete geçmesi ve ölüm olayınıaydınlatabilecek, sorum­lularıntespitine imkan sağlayacak bütün delillerin toplanması gerekmektedir.

“etkili bir yargısal sistem kurma” yönündeki pozitif yükümlülük çer­çevesinde, yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan mev­zuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve vuku bulan ölüm olayında varsa sorumluları, sorumluluklarını tespit etmek üzere adalet önüne çıkarılma­larını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür.

—Anayasa’nın 17. maddesi hükümleri başvuruculara üçüncü tarafları be­lirli bir suç nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargıla­maların mahkûmiyetle ya da belirli birceza kararıyla sonuçlandırma yükümlü­lüğü verdiğianlamına gelmemektedir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 56).

Tıbbi ihmaller sonucunda meydana geldiği ileri sürülen ölüm olayla­rına ilişkin yürütülen soruşturma sonucunda mutlaka herhangi bir kişinin cezai sorumluluğunun belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır Anayasa’nın 17. maddesi, başvuruculara üçüncü kişileri (başvuru konusu olayda doktoru) belirli bir suç (görevi kötüye kullanma ve taksirle ölüme neden olma suçu) nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargılamaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği anlamına gel­memektedir.

Yürütülecek ceza soruşturmalarının etkinliğini sağlayan hususlardan biri de, soruşturmanın veya sonuçlarının kamu denetimine açık olmasıdır. Buna ilaveten her olayda, ölen kişinin yakınlarının meşru menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmaları sağlanmalıdır

Tehlikeli bir faaliyet ya da doğal afetler nedeniyle oluşan öngörülebilir riskleri ortadan kaldırma hususundaki görev ve yetkilerini ihmal ederek insanla­rın hayatının tehlikeye girmesine neden olduğu ileri sürülen görevlilerin sorum­luluklarının incelenmesine engel olunması tek başına Anayasa’nın 17. maddesi­nin ihlaline neden olabilir. Ancak, yürütülmesi gereken ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulan­masını ve vuku bulan ölüm olayında varsa sorumluları ve sorumluluklarını tespit etmek üzere adalet önüne çıkarılmalarını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür.

—Bir soruşturmanın açılmayacağını, soruşturmada ilerleme olmadığını, etkili bir ceza soruşturması yapılmadığını ve ileride de böylebir soruşturmanın yürütüleceği konusunda en ufak gerçekçi bir şans olmadığının farkına vardıkları veya varmaları gerektiği andan itibaren, başvurucuların yaptığı bireysel başvurular kabul edilebilmelidir. Yaşam hakkı ile ilgili böyle bir durumda başvurucular gerekli özeni göstermeli, inisiyatifleri ele alabilmeli ve şikâyetler­ini çok uzun süregeçirmedenAnayasa Mahkemesine sunabilmelidirler. Soruşturmanın çok uzun sürmesi ve soruşturma süreci tamamlanmadan başvuru yapılması konusunda ölenin yakınlarına karşı çok katı bir tutum takınılmamalıdır.

—Bir soruşturmanın etkililiğinden söz edebilmek için, soruşturmayı yap­makla görevli kişilerin olaylara karışmış olabilecek kişilerden bağımsız olmaları zorunludur. Bağımsızlık sadece hiyerarşik veya kurumsal değil, aynı zamanda pratik olarak bağımsızlığı da gerektirir.

—Ölüm olayları ile ilgili olarak kamu görevlileri hakkında yapılan idari inceleme ve soruşturmalarda 4483 sayılı Kanun’un ortaya çıkardığı uygulama hatalarından birisi de “yöntem yanlışlığı” olup, kamu görevlilerinin silsile halinde birbirini takip eden ihmallerinin 4483 sayılı Kanun çerçevesinde bir bütün halinde incelenmeyerek, gerek yetki gerekse suçun işlendiği mahal itiba­riyle farklı birimlerce ayrı ayrı soruşturma ve incelemeler yapılması söz konusu olmaktadır.Bu yöntemin; olayların bir bütün olarak ele alınıp değerlendirile­memesine, tüm iddiaların bir arada sorgulanamamasına, kamu görevlilerinin süreç içerisindeki fiillerinin ciddiyetinin kavranamamasına, ana fiil ile illiyet bağının bulunupbulunmadığının tartışılmamasına veböylecebütünüyleidariincelemeve soruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olduğu saptanmıştır.

—Terör eylemleri açısından devletin yaşamı koruma pozitif yüküm­lülüğünü esas bakımından yerine getirip getirmediğinin tespit edilebilmesi için; kamu yetkililerince, terör eyleminin gerçekleşeceğine dair gerçek ve yakın bir risk bulunduğunun bilinip bilinmediği ya da bilinmesinin gerekip gerek­mediğinin, eğer biliniyor ise söz konusu tehlikeyi önlemek için makul ölçüler çerçevesinde ve sahip olunan yetkiler kapsamında alınması gereken önlemlerin alınıp alınmadığının olayın koşulları çerçevesinde ortaya konulması gerek­mektedir.

KARAR NO : 1

RG No :28806 -RG.T. : 30.10.2013

B.No : 2012/752-K.T: 17.09.2013

51.Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsamında, devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı vehukuka aykırı olarak son vermeme yükümlülüğü bulunmak­tadır. Bunun yanı sıra devlet,pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkınıgerek kamusal makamların, gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinin eylemlerindenkaynaklanabilecekrisklere karşı korumayükümlülüğüaltındadır(AYM, E.1999/68,K.1999/1, K.T. 6/1/1999). Devlet, bireyin maddi ve manevi varlığını her türlü tehlikeden,teh­ditten ve şiddetten korumakla yükümlüdür (AYM, E.2005/151 K.2008/37, K.T. 3/1/2008;E.2010/58, K.2011/8, K.T. 6/1/2011).

52.Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kay­bının gerçekleştiğidurumlardaAnayasa’nın 17. maddesi,Devlete, elindekitümimkânlarıkullanarak, yaşam hakkını korumak için oluşturulan yasal ve idari çerçevenin gereği gibiuygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin dur­durulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hakkının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir.

53.Ancak, özellikle insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi göz önüne alınarak;pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır. Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce, belirli bir kişinin hayatına yönelik gerçek veyakınbir tehlikeninbulunduğununbilinmesi yadabilinmesigerektiğidurumların varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durum dahilinde, makul ölçülerçerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında bu tehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem al­makta başarısız olduklarının tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM karar­lan için bkz. Keenan/Birleşik Krallık, 27229/95, 3/4/2001, §§ 89-92, ve A. ve Diğerleri/Türkiye, 27/7/2004, 30015/96, § 44-45, İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Kemaloğlu/Türkiye, 19986/06, 10/4/2012, § 28).

54.Devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülük­lerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayanherölüm olayının sorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmasınısağlayabilecek etkili resmi bir soruşturma yürütmek du­rumundadır.Bu tarz birsoruşturmanın temel amacı, yaşam hakkını koru­yan hukukun etkin bir şekildeuygulanmasını güvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığıolaylarda, bunların sorumlulukları altında meydana gelen ölümler için hesap vermelerinisağlamaktır (benzer yöndeki AİHM kararlan için bkz. Anguelova/Bulgaristan, B. No:38361/97, § 137, Jasinskis/Letonya, 21.12.2010, B. No: 45744/08, § 72).

55.Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, ya­şam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip ge­rektirmediğinebağlı olarak tespiti gerekmektedir. Kasten ya da saldırı veya kötü muameleler sonucumeydana gelen ölüm olaylarına ilişkin davalarda Anaya­sa’nın 17. maddesi gereğincedevletin, ölümcül saldırı durumunda sorumlula­rın tespitine ve cezalandırılmalarına imkânverebilecek nitelikte cezai soruş­turmalar yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu türolaylarda, yürütülen idari ve hukuki soruşturmalar ve davalar sonucunda sadece tazminatöden­mesi, yaşam hakkı ihlalini gidermek ve mağdur sıfatını ortadan kaldırmak için yeterlideğildir.

56.Yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan mev­zuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve sorumluların ölüm olayına ilişkin hesapvermelerini sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılmasıyükümlülüğüdür.Diğer yandan, burada yer verilen değer­lendirmeler hiçbir şekildeAnayasa’nın 17.maddesininbaşvuruculara üçüncütaraflarıadlibir suçnedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz.Perez/Fransa, 47287/99, 22/7/2008, § 70), tüm yargılamaları mahkûmiyetle ya da belirlibircezakararıyla sonuç­landırmaödevi (benzeryöndeki AİHM kararı için bkz.Tanlı/Türkiye, 26129/95, § 111) yüklediği anlamına gelmemektedir.

57.Yürütülecekcezasoruşturmaları sorumlularıntespitineve cezalandırılmalarına imkân verecek şekilde etkili ve yeterli olmalıdır. Soruştur­manın etkilive yeterli olduğundan söz edebilmek için soruşturma makamlarının resen harekete geçerekölümü aydınlatabilecek ve sorumluların tespitine yaraya­bilecek bütün delilleri toplamalarıgerekir. Soruşturmada ölüm olayının nede­ninin veya sorumlu kişilerin ortaya çıkarılmasıimkanını zayıflatan bir eksik­lik, etkili soruşturma yürütme kuralıyla çelişme riski taşır(benzer yöndeki AİHM kararlarıiçin bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık,24746/94,4/5/2001,§ 109;Dink/Türkiye,2668/07,6102/08,30079/08,7072/09ve7124/09,14/9/2010, §78).

58.Yürütülecek ceza soruşturmalarının etkinliğini sağlayan hususlar­dan biri de teoride olduğu gibi pratikte de hesap verilebilirliği sağlamak için soruşturmanın veyasonuçlarının kamu denetimine açık olmasıdır. Buna ila­veten her olayda, ölen kişininyakınlarının meşru menfaatlerini korumak için bu sürece gerekli olduğu ölçüde katılmalarısağlanmalıdır (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hıtgh Jordan/Birleşik Krallık, 24746/94, 4/5/2001, § 109).

59.Ancak ihmal nedeniyle meydana gelen ölüm olaylarına ilişkin dava­lar açısından farklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekir. Buna göre, yaşam hakkının veyafiziksel bütünlüğün ihlaline kasten sebebiyet verilmemiş ise, “etkili bir yargısal sistemkurma” yönündekipozitif yükümlülükherolayda mutlakacezadavasıaçılmasınıgerektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açıkolmasıyeterliolabilir(benzeryön­deki AİHM kararlan içinbkz. Vo/Fransa[BD],53924/00, 8/7/2004, § 90; Cal­velli ve Ciglio/İtalya, 32967/96, 17/1/2002, § 51).

60.Bununla birlikte, ihmal suretiyle meydana gelen ölüm olaylarında Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme hatasını veya dikkatsizliği aşanbir ihmali olduğu,yani olası sonuçların farkındaolma­larınarağmen söz konusumakamların kendilerine verilen yetkileri göz ardı ederek tehlikeli bir faaliyet nedeniyleoluşan riskleri bertaraf etmek için ge­rekli ve yeterli önlemleri almadığı durumlarda,bireyler kendi inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursa olsun, insanlarınhayatının tehlikeye girmesine neden olan kişiler aleyhine hiçbir suçlamada bulunulmamasıya da bu kişilerin yargılanmaması 17. maddenin ihlaline neden olabilir (benzer yön­dekiAİHM kararları için bkz. Budayeva ve diğerleri/Rusya, 15339/02, 20/3/2008,§ 140, Öneryüdız/Türkiye, [BD] 48939/99, 30/11/2004, § 93).

61.AİHM devletin usuli yükümlülüğüne ilişkin tehlikeli faaliyetler kap­samında yer verilen bu istisnaya bir ekleme yapmaktadır. Buna göre, AİHM, do­ğal bir felaketnedeniyle mağdur olanların (özel bir kişi tarafından işletilmesine belediyece ruhsat verilenbir kamp yerinde sele kapılarak hayatını kaybeden kampçıların yakınlarının) yaptığı birbaşvuruda (Murillo Saldias ve diğerle­ri/İspanya, 76973/01, 28/11/2006), 2. Maddeyeilişkin şikayetlerin, kapsamlı bir ceza soruşturmasını müteakip yapılan ve makul birtazminata hükmedilmesi ile sonuçlanan idari davanın etkili bir iç hukuk yolu olduğuna vemağdursıfatını ortadankaldırdığına karar vermiştir(Budayevavediğerleri/Rusya,15339/02,20/3/2008, § 141).

62.Bu durumda, tehlikeli faaliyetler nedeniyle ortaya çıkan olaylara yö­nelik devletin kapsamlı ve etkin bir ceza soruşturması yürütmesi yükümlülüğüne ilişkin ilkeler(g 60)afetolaylarınedeniyleyapılanbaşvurulara da uygulanabi­lecektir.Önleyicitedbirlerin alınmaması sonucu meydana gelen can kayıpla­rından Devletin sorumluluğunugerektiren durumlarda, Anayasa’nın 17. maddesi gereğince oluşturulması gereken “etkilibir yargısal sistemdin kapsa­mında, etkinliğe dair belirlenmiş asgari standartları karşılayanve soruşturma­nın bulguları çerçevesinde adli cezaların uygulanmasını sağlayan bağımsızve tarafsız bir resmi soruşturma usulünün bulunması gerekir. Bu gibi davalarda, yetkilimakamlar büyük bir gayretle ve ivedilikle çalışmalı ve ilk olarak olayın meydana gelişkoşulları ile denetim sisteminin işleyişindeki aksaklıkları, ikinci olarak da söz konusuolaylar zincirinde herhangi bir şekilde rol oynayan Devlet görevlileri ya da makamlarınıtespit etmek için resen soruşturma açmalıdır (Ben­zer yöndeki AİHM kararı için bkz. Budayeva ve diğerleri/Rusya, 15339/02,20/3/2008, § 142).

63.Başvuru konusu olayda, başvurucularınyakını 23/10/2011 tarihinde gerçekleşen 7,2 şiddetindeki depremden sonra meydana gelen artçı sarsıntılar sı­rasında9/11/2011 tarihinde gerçekleşen 5,6 şiddetindeki ikinci depremde kaldığı otelin çökmesisonucu hayatını kaybetmiştir. Başvuruya konu olay açısından, yaşam hakkı kapsamındadevletin sahip olduğu yükümlülükler arasında yer alan yaşam hakkını koruma yükümlülüğüiçin yasal ve idari çerçevenin oluşturulması ve bu çerçevenin gereği gibi uygulanması sorumluluğunun (bulunup bulunmadı­ğının) ortaya konulması gerekmektedir.

64.Devletin bu noktada bir yükümlülüğünün ortaya çıkabilmesi içinkamu yetkililerince, belirli bir kişinin hayatının gerçek ve yakın tehlike içinde olduğu­nun bilinmesiya da bilinmesi gerektiği durumların varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durumdâhilinde, makul ölçüler çerçevesinde ve sahip oldukları yetki­ler kapsamında bu tehlikeningerçekleşmesini önleyebilecekşekildekamuma­kamlarının önlemalmaktabaşarısızoldukları tespit edilmelidir (§ 53).

66.Deprem gibi bir afetin meydanagelmesi durumunda, başvurucula­rın haklarında ceza soruşturması yapılmasını talep ettikleri görevliler açısından, hasar görmüşbinaların derhal tespit edilmesi, binaların gördüğü hasar bakı­mından tehlike arzedenlerinin boşaltılması ve yıktırılması, afete uğrayanların veya uğraması muhtemelolanların bulundukları yerlerde veya başkayerlerde geçici olarak barınmalarınınsağlanması görevleri konu hakkındaki mevzuatta (§ 33- 35) açık bir şekilde belirlenmiştir.

67.Söz konusu yasal düzenlemelerde, bir afetin meydana gelmesinden sonra yapılacak kurtarma, yaralıları tedavi, barındırma, ölüleri gömme, yangın­ları söndürme,yıkıntıları temizleme ve felaketzedeleri iaşe gibi hususlarda uy­gulanmak üzere görev vegörevlileri tayin, toplanma yerlerini tespit eden bir programın valiliklerce düzenleneceği, buprogramların uygulanmasının valilik­lerce kurulacak kurtarma ve yardım komitelerincesağlanacağı,depremafetinin gerçekleşmesisonrasında tehlikelidurumu vebinalarıngördüğü hasar bakımın­dan yıktırılması ve boşaltılması gerekenler hakkında, o il ve ilçeninen büyük mülki amirine durumun rapor edilmesi ve bu makamlarca böyle binaların derhalboşalttırılmasının gerektiği, lüzumu halinde yapılarda meydana gelen hasarı tes­pit etmeküzere Bayındırlık ve İskan Bakanlığının isteği üzerine diğer bakanlık, kurum ve kuruluşlar,mahalli idareler, üniversiteler ve meslek odaları, konu­sunda deneyimli yeteri kadar inşaatmühendisi ve/veya mimarı hasar tespiti ça­lışmalarında derhal görevlendirmekle yükümlüoldukları kurala bağlanmıştır.

68.Yerkayması, kayadüşmesi ve bukapsamdadeprem gibi afetlerde, tehlikenin devamı veya tekrarı ihtimali üzerine boşaltılan binaların tehlikeye karşı kesintedbir alınıncaya kadar işgaline veya hasara uğrayanların tamirine müsaade edilmeyeceği,tedbir alınamayacağınakarar verildiği takdirde tehli­keli mahal içindeki binaların,yukarıdaki esaslar dâhilinde yıktırılması gerektiği yine bu düzenlemelerde bir yükümlülükolarak belirlenmiştir.

78.Devletin yaşam hakkıkapsamındaki pozitif yükümlülüklerin etkili ce­zai soruşturma yapma boyutu açısından iseaynışeylerisöylemek mümkünde­ğildir vekesinleşmiş olan şikâyetin işleme konulmaması kararı nedeniyle yaşam hakkının ihlal edilipedilmediği hususunda Anayasa Mahkemesi tarafından bir karar verilmesine bir engelbulunmamaktadır. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin böyle bir inceleme yapabilmesi için kamuidareleri aleyhine açılan tam yargı da­valarının sonuçlanmış olması da zorunlu değildir. Zirayukarıda da belirtildiği gibi (§ 60) tehlikeli bir faaliyet ya da doğal afetler nedeniyleoluşan öngörüle­bilir riskleri ortadan kaldırma hususundaki görev ve yetkilerini ihmalederek insanların hayatının tehlikeye girmesine neden olduğu ileri sürülen görevlile­rinsorumluluklarının incelenmesine engel olunması tek başına Anayasa’nın 17. Maddesininihlaline neden olabilir. Ancak belirtmek gerekir ki,yürü­tülmesi gereken cezasoruşturmalarının amacı, yaşam hakkını koruyan mev­zuat hükümlerinin etkili bir şekildeuygulanmasını ve vuku bulan ölüm ola­yında varsa sorumluları ve sorumluluklarını tespitetmek üzere adalet önüne çıkarılmalarını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil,uygun araçla­rın kullanılması yükümlülüğüdür. Diğer yandan, burada yer verilendeğer­lendirmeler olayla ilgili olarak mutlaka herhangi bir kişi veya kamu makamının hukukiveya cezai sorumluluğunun belirlenmesi zorunluluğunu ifade etmemek­tedir (§ 56).

79.Bu durumda, Bakanlığın görüş yazısında ileri sürüldüğü üzere, şikâyetlerin kabul edilebilirliği açısından değerlendirme yapılırken, başvurucu­ların ilgili idareler aleyhinemaddi ve manevi tazminat davası açtıkları, yargı­lama sürecinin halen devam ettiği, başvuruyollarının tüketilmediği itirazı (§ 38) (devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğupozitif yükümlülüklerin usuli boyutu açısından) kesinleşmiş olan şikâyetin işleme konulmaması kararı açısından kabul edilemez. Başvurunun özü ilk deprem sonrası gerekli tedbirleri almayarak yakınlarının ölümüne neden olduğunu ileri sürdükleri Vali ve AFAD yetkilileri hakkında cezai soruşturma açılmamış olması nedeniyle devletin ya­şam hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülüğünün usuli boyutunun ihlal edil­diği iddiasıdır.

82.Yaşanan olaya ilişkin öncelikle, doğal afetin etkisi dışında sorumlulu­ğun ne ölçüde ilgili(müştekilerin de sorumlu olduğunu ileri sürdüğü)kamu gö­revlilerininihmaline atfedilebileceğini ortaya koyacak bir soruşturma açılması gerekmektedir. Busoruya cevap verilebilmesi için teknik ve idari yönlerden de­ğerlendirmeler içeren uzmangörüşlerine başvurulması ve sadece kamu otori­telerinin elde edebileceği bilgilereulaşılması gerekmektedir. Bu hususlar bi­reylerin (başvuru konusu olayda müştekilerin)ispatlayabilecekleri hususlardan değildir (benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Budayevave diğerleri/Rusya, 15339/02,20/3/2008, § 163).

84.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 24 kişinin ölümü gibi ciddi sonuç­lar doğuran olay hakkında, Van Cumhuriyet Başsavcılığının ilk soruşturmada göz önündebulundurduğu hususlar ile başvurucuların şikâyet konusu yaptığı hu­suslar hakkında hiçbirdeğerlendirme yapmaksızın görevi kötüye kullanmaya ilişkin iddiaların somut bilgi vebelgelere dayanmadığı, ilgililer açısındansuç oluşturan ve öninceleme yapılmasınıgerektirecek bir durumun bulunmadığı ge­rekçesiyle şikâyetin işleme konulmamasına kararvermiştir (§ 12). Başsavcılık, başvurucuların iki deprem arasında yetkililer tarafından hasartespitinin yapıl­maması ve diğer idari tedbirlerin alınmaması suretiyle ölüme neden olmatemel şikâyetine ilişkin, hasar tespiti ve hasarlı binalara girişin engellenmesi konu­sundayetkililerce ne tür işlemler yapıldığını ortaya koyacak delil ve değerlen­dirmelere yervermeksizin soruşturma açılması talebini işleme koymamıştır. Başsavcılık tarafından buaşamada soruşturma izni verilmemesi şeklinde bir ka­rar verilmesi halinde söz konusu kararitiraz yoluyla denetimden geçebilecekken, Başsavcılık’ın hâlihazırda verdiği bu karar,soruşturmanın devam ettirilmesine yönelik talebin bir itiraz mercii tarafından incelenmesineengel olmuştur.

85.Yürütülen soruşturmanın etkililiği değerlendirilirken göz önünde bulundurulacakhususlardanbirdiğeriyürütülensoruşturmayabaşvurucularınsoruşturmanın açıklığını temin edecek ve meşru menfaatlerini koruyabilecekleribirşekildedâhilolabilmeleridir(§ 58). Başvurukonusuolayda, Danıştay 1. Dairesiyakınlarını kaybeden kişilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının işleme koymamakararına yaptıkları itirazı 4483 sayılı Ka­nun’da Cumhuriyet Başsavcılıklarının bukararlarınakarşıherhangi biritirazyoluöngörülmediğindenbahisleincelemeksizinreddetmiştir. BaşvurucularınYargıtayCumhuriyetBaşsavcılığının işlemekoymamakararına karşı itiraz ede­bilecekleri bir makam bulunmamaktadır. Bu durumda bu kişilerhakkında yürü­tülen soruşturmanın ve sonuçlarının açık olmaması nedeniyle soruşturmanın et­kili olduğundan söz edilemeyecektir. Nitekim AÎHM, Dink/Türkiye dava­sındabaşvuranın (Fırat Dink) yakın akrabalarının, yalnızca dosya üzerinden inceleme yapanitiraz mercilerine itirazda bulunabilmiş olmalarının, mağdur­ların meşru menfaatlerininkorunması hususunda söz konusu soruşturma­lardaki eksiklikleri gideremeyeceğinehükmetmiştir (Dink’Türkiye, 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010,§89).

KARAR NO : 2

RG No :29071-RG.T. : 25.07.2014

B.No : 2013/1280 -K.T: 28.05.2014

57.Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitifve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetkialanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme,bunun yanı sıra, pozitif bir yükümlülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerinyaşam hak­kını gerek kamusal makamların, gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendi­sinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No. 2013/841,23/1/2014, §72).

60.Ancak, yetkili makamların, yaşamla ilgili her türlü potansiyel tehdi­din gerçekleşmesini önlemekiçinsomut tedbirleralmayazorlanmasıbeklene­mez(bkz.TannbilirıTürkiye, 21422/93,16/11/2000,§71;Belkıza Kaya ve Diğerleri/Türkiye,33420/96 ve 36206/97, 22/11/2005, §78).

61.Özellikle polisin görevini yerine getirirken karşılaştığı zorluklar, mo­dern toplumların yönetilmesinin zorluğu, insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler vekaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi göz önünealınarak;pozitif yükümlülük,yetkililerüzerineaşırıyükoluşturacakşekildeyorumlanmamalıdır. Pozitif yükümlülüğün ortaya çıkması için yetkililerce, belirli bir kişininhayatına yönelik gerçek ve yakın bir tehlikenin bulunduğunun bilinmesi ya da bilinmesigerektiği durum­ların varlığı kabul edildikten sonra, böyle bir durum dahilinde, makul ölçüler çerçevesindevesahip oldukları yetkilerkapsamındabutehlikenin gerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısız olduklarının tespiti gerekmektedir (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Keenan/Birleşik Krallık, 27229/95, 3/4/2001, §§ 89-92, ve A. ve Diğer­leri/Türkiye, 27/7/2004, 30015/96, § 44-45, İlbeyi Kemaloğlu ve Meriye Ke­maloğlu/Türkiye, 19986/06, 10/4/2012, § 28) (B. No: 2012/752, 17/9/2013, §53).

62.Devletin yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü kapsamında sorumlu tutulabilmesini belirli koşullara bağlayan bu yaklaşım, bireylerin yaşam hak­kının terördenkaynaklanan bir tehdit altında olduğu durumlar için de geçerlidir (bkz. Belkıs Kaya veDiğerleri/Türkiye, 33420/96 ve 36206/97, 22/11/2005; Amaç ve Okkan/Türkiye, 54179/00 ve54176/00,20/11/2007).

KARAR NO : 3

RG No :29022 -RG.T. : 06.06.2014

B.No : 2013 /2839- K.T: 03.04.2014

36.Devletin yaşam hakkı kapsamında sahip olduğu pozitif yükümlülük­lerin bir de usuli yönü bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan herölümolayınınsorumlularınınbelirlenmesinivegerekiyorsacezalandırılmasınısağlayabilecek etkili resmi bir soruşturma yürütmek durumundadır. Bu tarz birsoruşturmanın temel amacı, yaşam hak­kını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasınıgüvenceye almak ve kamu görevlilerinin ya da kurumlarının karıştığı olaylarda, bunlarınsorumlulukları al­tında meydana gelen ölümler için hesap vermelerini sağlamaktır (B. No:2012/752, 17/9/2013, §54).

37.Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, ya­şam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip ge­rektirmediğine bağlıolarak tespiti gerekmektedir. Buna göre, genel olarak ih­mal suretiyle ortaya çıkan diğerölümlerde olduğu gibi tıbbi ihmal sonucu mey­dana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarında”etkili bir yargısal sistem kurma” yönündeki pozitif yükümlülük her olayda mutlaka cezadavası açılmasını ge­rektirmez. Mağdurlara hukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukukyollarının açık olması yeterli olabilir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 59, benzer yöndekiAİHM kararları içinbkz. Vo/Fransa/BD], 53924/00, 8/7/2004, §90; CalvelliveCiglio/îtalya, 32967/96, 17/1/2002, § 51).

40.Başvuruda ceza soruşturmasına yönelik olarak ileri sürülenşikâyet­ler açısından, Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı kapsa­mında devletin yerine getirmek zorunda olduğu pozitif yükümlülüklerin usuli boyutu, yaşanan ölüm olayının tümyönlerinin ortaya konulmasına ve sorumlu kişilerin belirlenmesine imkan tanıyan bağımsız”bir soruşturma yürütülme­sinigerektirmektedir (B.No:2013/841,23/1/2014, §94).Soruşturmanınetkililik ve yeterliliğiniteminadına soruşturma makam­larının resen harekete geçmesi ve ölüm olayınıaydınlatabilecek, sorumlu­larıntespitine imkansağlayacak bütün delillerin toplanması gerekmektedir (B. No: 2012/752,17/9/2013, § 57).

45.Bu tür olaylarda yürütülen ceza soruşturmalarının amacı, yaşam hak­kını koruyan mevzuat hükümlerinin etkili bir şekilde uygulanmasını ve vuku bu­lan ölümolayında varsa sorumluları ve sorumluluklarını tespit etmek üzere adalet önüneçıkarılmalarını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uy­gun araçların kullanılmasıyükümlülüğüdür (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 56). Tıbbi ihmaller sonucunda meydanageldiği ileri sürülen ölüm olaylarına iliş­kin yürütülen soruşturma sonucunda mutlakaherhangi bir kişinin cezai sorum­luluğunun belirlenmesi zorunluluğu bulunmamaktadır.Anayasa’nın 17. mad­desi, başvuruculara üçüncü kişileri (başvuru konusu olayda doktoru)belirli bir suç (görevi kötüye kullanma ve taksirle ölüme neden olma suçu) nedeniyle yar­gılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargılamaların mahkûmiyetle ya da belirli bir ceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğü verdiği anlamına gel­memektedir.

KARAR NO : 4

RG No :29173 -RG.T. : 12.11.2014

B.No : 2012 /848- K.T: 17.07.2014

77.Bir soruşturmanın açılmayacağını, soruşturmada ilerleme olmadığını, etkili bir ceza soruşturması yapılmadığını ve ileride de böylebir soruşturmanın yürütüleceğikonusunda en ufak gerçekçi bir şans olmadığının farkına vardıkları veya varmaları gerektiği andan itibaren, başvurucuların yaptığı bireysel başvurular kabul edilebilmelidir.Yaşam hakkı ile ilgili böyle bir durumda başvurucular gerekli özeni göstermeli, inisiyatifleri ele alabilmelive şikâyetleriniçok uzunsüregeçirmedenAnayasa Mahkemesine sunabilmelidirler. Soruşturmanın çok uzun sürmesi ve soruşturma süreci tamamlanmadan başvuru yapılması konusunda ölenin yakınlarına karşı çok katı bir tutum takınılmamalıdır. Ancak bu durumun tespiti doğal olarak her davanın şartlarına bağlı olarak değerlendirilecektir (benzer yöndeki AİHM ka­rarı için bkz. Varnava ve diğerleri/Türkiye [BD], B. No: 16064/90, 18/9/2009). Buna göre, başvurucuların Anayasa’nın 17. Maddesine ilişkin şikâyetleri açısından kabul edilebilirlik değerlendirmesi yapılırken, başvuru yollarının tü­ketilmesi hususunda karar verebilmek için, Devletin, Anayasa’nın 17. Mad­desi kapsamında yaşamhakkınıkorumakiçin”etkilibir yargısal sistem kurma”” pozitif yükümlülüğünün çerçevesinin tespiti gerekmektedir. îç içe girmiş olması nedeniyle kabul edilebilirlik konusundakibudeğerlendirmeninesashakkındakiincelemeilebirlikteyapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

97.Bakanlık görüşünde ayrıca, AİHM’nin yaşam hakkı konusunda be­nimsediği ilkelere değinilmiş, AİHM içtihatları bağlamında, soruşturmanın, kamunun denetimine vemağdurun yakınlarına,meşruçıkarlarınınkorunmasıiçin gerekliolduğu ölçüde açık(ulaşılabilir) olması gerektiği, bununlabirlikte, polis tutanaklarının ve soruşturmabelgelerinin açıklanması ya da yayınlan­ması, özel kişilere ya da diğer soruşturmalara zararverebilecek bazı hassas (ö­nemli) sorunlara neden olabileceğinden, açıklık şartının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. maddesinin her durumda söz ko­nusu olan kesin (otomatik) bir gerekliliği olarak görülemeyeceği, dolayısıyla, soruşturmanın kamuya veyamağdurun yakınlarına açıklığı şartının, usulün diğer uygun aşamalarında karşılanabileceği,hatta bazı durumlarda, soruşturmanın gizli yapılmasına rağmen, elde edilen sonucun kamuya açıklanmasının yeterli olabileceği, Sözleşme’nin 2. maddesinin, soruşturma makamlarına, soruşturma sırasında ölenin yakınlarının bazı soruşturma tedbirlerinin alınması için yap­tıkları her talebi karşılamaları şeklinde bir yükümlülük yüklemediği ifade edil­miştir.

105.Anayasa Mahkemesi kararlarında da belirtildiği gibi, meydana gelen ölüm olaylarında Devlet görevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme hatasını veyadikkatsizliği aşan bir ihmali olduğu, yani olası sonuçların farkında olmalarına rağmen sözkonusu makamların kendilerine verilen yetkileri göz ardı ederek tehlikeli bir faaliyetnedeniyle oluşanriskleribertaraf etmekiçingereklive yeterli önlemleri almadığıdurumlarda, bireyler kendi inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursaolsun, insanlarınhayatınıntehlikeyegirme­sinenedenolankişileraleyhinehiçbirsuçlamada bulunulmaması ya da bu kişi­lerin yargılanmaması 17. maddenin ihlaline nedenolabilir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 60).

106.Buna göre, üçüncü kişilerin eylemleri sonucunda ortaya çıkan öldürme olaylarına yönelik devletin kapsamlı ve etkin bir cezai soruşturma yür­ütmesi yükümlülüğübulunmaktadır. Önleyici tedbirlerin alınmaması sonucu meydana gelen can kayıplarındanDevletinsorumluluğunu gerektirendurum­larda,Anayasa’nın17.maddesigereğinceoluşturulması gereken “etkili bir yargısal sistem kapsamında, etkililiğe dair belirlenmişasgaristandartları karşılayan ve soruşturmanın bulguları çerçevesinde adli cezalarınuygulanmasını sağlayan bağımsız ve tarafsız bir resmi soruşturma usulünün bulunmasıgerekir. Bu gibi davalarda, yetkili makamlar büyük bir gayretle ve ivedilikle çalışmalı veilk olarak olayın meydana geliş koşulları ile denetim sisteminin işleyişindeki aksaklıklarıele almalı, ikinci olarak da söz konusu olaylar zincirinde herhangi bir şekilde rol oynayanDevlet görevlileri ya da makamlarını tespit etmek için resen soruşturma açmalıdır (B. No:2012/752,17/9/2013,§62; benzer yöndekiAİHMkararıiçin bkz.Budayeva vediğerleri/Rusya, 15339/02,20/3/2008, § 142).

113.Devletin bu noktada bir yükümlülüğünün ortaya çıkabilmesi için kamu yetkililerince, belirli bir kişinin hayatının gerçek ve yakın tehlike içinde olduğunun bilinmesiya da bilinmesi gerektiği durumların varlığı kabul edildik­ten sonra, böyle bir durumdâhilinde, makul ölçüler çerçevesinde ve sahip oldu­kları yetkiler kapsamında bu tehlikeningerçekleşmesini önleyebilecek şekilde kamu makamlarının önlem almakta başarısızoldukları tespit edilmelidir (§ 104).

114.Ancak AİHM, aynı olayla ilgili olarak açılmış olan Dink/Türkiye davasında yaptığı incelemede, Hrant Dink’in yaşamı üzerinde açık ve yakın bir tehlikenin mevcudiyetikonusunda güvenlik güçlerinin, ilgiliye karşı olası bir saldırının yüksek olduğunu bildikleriyadabilebilecekdurumdaoldukları, fakatöngörülentehlikenin vücudagelmesiniengellemek için başvurulması gereken önlemleri almadıkları sonucuna vararak, maddiyönden Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş ve ihlal nedeni oluşturandiğer bir kısım hususları da dikkate alarak somut olayın koşullarında başvurucular RahilDink, Delal Dink, Arat Dink ve Sera Dink’e birlikte 100.000, başvurucu Hasrof Dink’e 5000Avro ödenmesini uygun bulmuştur (bkz. Dink/Türkiye, B. No: 2668/07, 6102/08, 30079/08,7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010, § 66-75). Dolayısıyla, kamu makamlarının önlem almadakibaşarısızlığı nedeniyle cinaye­tin işlenmesi sonucu gerçekleşen hak ihlali ile ilgili olarak,başvurucuların mağduriyeti ortadan kalkmıştır. Buna göre başvurucuların mağdur sıfatı sonaerdiğinden aynı ihlal nedeninin ikinci bir kez Anayasa Mahkemesince incelen­mesinde hukuki yarar bulunmamaktadır.

118.AİHM kararlarında da ifade edildiği gibi bir soruşturmanın etkili­liğinden söz edebilmek için, soruşturmayı yapmakla görevli kişilerin olaylara karışmış olabilecekkişilerden bağımsız olmaları zorunludur. Bağımsızlık sa­dece hiyerarşik veya kurumsal değil, aynı zamanda pratik olarak bağımsızlığı da gerektirir (bkz. Hugh Jordan/Birleşik Krallık, B. No: 24746/94, 4/5/2001, § 120; Kelly ve diğerleri/Birleşik Krallık, B. No: 30054/96, 4/5/2001, § 114). Soruşturma, sorumluların belirlenmelerine ve cezalandırılmalarına yol açabile­cek nitelikte olmalıdır (bkz. Paul ve Audrey Ed\v ar ds/Birleşik Krallık, B. No: 46477/99, 14/3/2002, § 71). Sözleşme’nin 2. maddesi anlamındaki etkili bir soruşturma için, soruşturmanın makul bir özen ve hızla yürütülmesi gerekir (bkz. Rantsev/Kıbrıs ve Rusya, B. No. 25965/04, 7/1/2010, § 233; Çakıcı/Türkiye [BD], B. No: 23657/94, 8/7/1999, § 80, 87, 106; yukarıda geçen Kelly ve diğer­leri, § 97). Bütün bu süreçte, mağdurun yakınları, meşru menfaatlerinin korun­masının gerektirdiği ölçüde yer almalıdırlar (bkz. Güleç/Türkiye, B. No: 21593/93, 27/7/1998, § 82; yukarıda geçen Kelly ve diğerleri, § 98).

120.Buna göre Hrant Dink ile ilgili AİHM kararında da (bkz. Dink/Tür­kiye, 2668/07, 6102/08, 30079/08, 7072/09 ve 7124/09, 14/9/2010, § 82) vur­gulandığı üzere, cinayetin ardındanİstanbul Cumhuriyet Savcılığınca, maktulün yaşamının korunmasıyükümlülüğünün yerine getirilmesinde ihmaliİstanbul ve Trabzon’daki soruşturma birimlerine iletilmesine rağmen, cinayetin gerçekleştiğitarihten bireysel başvurunun inceleme tarihine kadar halen olayla ilgili ihmalleri olduğu ilerisürülen kamu görevlilerinin (§ 39) bağımsız adli birimlerce soruştu­rulmamış ve olaydakirollerinin belirlenmemiş olması soruşturmanın etkililiğini zayıflatmıştır. Özellikle HrantDink’in öldürülmesi sürecinde sorumluluğu olduğu iddia edilen kamu görevlileri ile ilgilisoruşturmaların sistemik ve uygulamadan kaynaklanan bazı sorunlar nedeniyle istenilenseviyede tarafsız, etkin, düzenli ve hızlı sürdürüldüğünü söylemek mümkün değildir.

121.Hrant Dink’in öldürülmesi sürecinde, kamu görevlilerinin cinayetten önce veya sonra ortaya çıkan görevi kötüye kullanma ve ihmal gibi görülen bazı fiillerininsoruşturulmasının 4483 sayılı Kanun kapsamındayapıldığı, dolayısıyla cinayetinişlenmesinde ihmalleri olduğu ileri sürülen güvenlik per­soneli hakkındaki soruşturmalarınyapılmasının bu görevlilerin amiri olan Vali tarafından sağlandığı, inceleme sonucundaValininsoruşturmaizni vermediği, bukararakarşıyapılan itirazın Bölge İdareMahkemesince reddedildiği dik­kate alındığında, bu durumun kamu görevlilerininsorumluluğunu tespite yö­nelik olarak etkilisoruşturmayı,özellikle debukişilereatfedilebilecek fiillerin ana suç kapsamındaki soruşturma ve yargılama aşamalarındabelirginleşmesini engellediği görülmüştür. Yetkili makamların maddi gerçeğe ulaşmayayönelik etkili soruşturma ve kovuşturma yapmaları beklenir. Bu konuda gerekli özeningösterilmediği durumlarda ise, 4483 sayılı Kanun’un öngördüğü soruşturma usulününyaşam hakkının korunması bakımından kamu görevlilerinin muh­temel sorumluluklarınıortaya çıkaracak etkili soruşturmanın yapılmamasına neden olduğu söylenebilir.

122.Diğer taraftan Devlet Denetleme Kurulu Raporunda da belirtildiği gibi, Hrant Dink’in öldürülmesi ile ilgili olarak kamu görevlileri hakkında yapılan idariinceleme ve soruşturmalarda 4483 sayılı Kanun’un ortaya çıkar­dığı uygulama hatalarındanbirisi de “yöntem yanlışlığı” olup, kamu görevli­lerinin silsile halinde birbirini takip edenihmallerinin 4483 sayılı Kanun çerçevesinde bir bütün halinde incelenmeyerek, gerekyetki gerekse suçun işlen­diği mahal itibariyle farklı birimlerce ayrı ayrı soruşturma veincelemeler yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu yöntemin; olayların bir bütün olarak ele alınıpdeğerlendirilememesine, tüm iddiaların bir arada sorgulanamamasına, kamu görevlilerininsüreç içerisindeki fiillerinin ciddiyetinin kavranamamasına, ana fiil ile illiyet bağınınbulunupbulunmadığının tartışılmamasına veböylecebütünüyleidariincelemevesoruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olduğu saptanmıştır (§ 63).

123.Somut olayda Devlet Denetleme Kurulu Raporunda işaret edilen ve AİHM’in de ihlal nedeni olarak saptadığı hususlarda etkili bir soruşturmanın yapılmadığıgörülmektedir. Dolayısıyla ihlale dayalı mağduriyetin de giderilmediği anlaşılmaktadır. Ziraolaylar silsilesinde sorum­luluğu olduğu iddia edilen kamu görevlilerinin etkili bir yargısalsistem kapsamında sorumluluklarının belirlenmesi ve gerekiyorsa cezalandırılmalarına ilişkin devletin pozitif ödevinin yerine getirilmesinde AİHM değerlendirmeler­inin gereği gibi dikkate alınmadığı, sistem sorunları ve yöntem yanlışlıklarının giderilmesi çabalarının gerekli özen, ivedilik ve sorumluluk içinde yür­ütülmediği, buna ilişkin belirtilerin de tatmin edici olmaktan uzak olduğu sapt­anmıştır. Ayrıca soruşturma sürecinde ilgili kamu görevlilerinin ifadelerine bile başvurulmadan verilmiş olan takipsizlik kararlarının başlı başına ihlal nedeni olması karşısında, soruşturmanın takibi için geçen süreyi makul kabul etmeye yarayacak kabul edilebilir, şeffaf bilgilere ve bulgulara ulaşılamadığı da dikkate alındığında, soruşturmanın, devletin pozitif yükümlülüğüne uygun olarak etkili bir şekilde yürütüldüğü söylenemez.

124.Buna göre gerek kamu görevlilerinin yargılanmasına ilişkin mevzu­atın uygulanmasında gerekli özenin gösterilmemesi ve kamu görevlilerinin soruşturulmasıhususunda izlenen yöntemlerdeki hatalar gerekse de adli birim­lerin yeterince hızlı veözenli davranmamaları sebepleri ile; olay kapsamında ihmalleri olduğu ileri sürülerekkimlikleri tespit edilen İstanbul ve Trabzon’daki kamu görevlilerinin cinayetin üzerindenuzunca bir süre geçmiş olmasına rağmen halen ifadelerinin bağımsız adli birimlercealınamadığı,olaydakiroller­ininsaptanamadığı,öldürüleninyakınlarınınancak kendiçabalarıyla soruşturma sürecinden haberdar olabildikleri ya da katılabildikleri, soruşturmanın makul bir özen ve hızla yapılamadığı anlaşılmış olduğundan, hakkın özüne zarar verecekşekilde yürütülen bu soruşturmanın bir bütün olarak etkisiz olduğunun kabul edilmesigerekir.

126.Açıklanan nedenlerle, Hrant Dink cinayetinde sorumlulukları ve ihmalleri olduğu iddia edilen Trabzon jandarma ve emniyet personeli ile İs­tanbul emniyet görevlilerive mülki amirleri hakkında özellikle AİHM kararı üzerine yeniden açılan soruşturmanın bir bütün olarak etkili olmadığına ve Anayasa’nın 17. maddesinin öngördüğü Devletin pozitif yükümlülüğünün bir sonucu olan usul yükümlülüğün ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 5

RG No :29166-RG.T. : 05.11.2014

B.No : 2012/1266- K.T: 17.09.2014

41.Bu şekildeki bir kabul, bu tür olaylarda yürütülen ceza soruştur­malarının Anayasa Mahkemesi tarafından değerlendirilmeyeceği anlamına gel­memektedir (benzeryöndeki AİHM kararı için bkz. Karakoca/Türkiye, B, No: 46156/11, 21/5/2013). Diğer birifadeyle, bir ihlal iddiasına ilişkin olarak başvurulabilecek birden fazla etkili başvuruyolunun bulunması durumunda, kural olarak başvurucudan aynı amacı taşıyan başvuruyollarının tamamının tüketilmesi beklenemez (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz.Ko­zacıoğlu/Türkiye, B. No: 2334/03, 19/2/2009, § 40; Jasinskis/Letonya, B. No: 45744/08,21/12/2010, §§ 50 ve 53-54). Ancak ilke olarak tıbbi ihmallere ilişkin şikayetler konusundatemel başvuru yolu hukuki sorumluluğu tespit adına ta­kip edilecek olan hukuk veya idaritazminat davası yoludur (benzer yöndeki AİHM kararlan için bkz. Calvelli ve Ciglio/İtalya,32967/96,17/1/2002, §51-54;Vo/Fransa. [BDJ,B. No: 53924/00, 8/7/2014, § 90;Karakoca/Türkiye, B. No: 46156/11, 21/5/2013; B. No: 2013/2839, 3/4/2014, § 38).).

46.Ceza soruşturmasına ilişkin süreç incelendiğinde, başvurucunun şikâyeti üzerine, Savcılık tarafından yaşanan ölümden sorumlu olduğu ileri sür­ülen doktorlarhakkında görevi ihmal ve taksirle ölüme neden olma suçlarına ilişkin derhal hazırlıksoruşturmasının başlatıldığı, sonrasında 4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca soruşturmadosyasının Denizli Valiliğine gönderildiği, hak­kında şikâyet bulunan doktorların görevaldığı sağlık kurumundan farklı bir kurumda görevli ve konunun uzmanı doktorlar tarafındanhangi nedenlerle söz konusu doktorun sorumluluğunun bulunmadığını teknik olarak açıklayan ön inceleme raporuna istinaden soruşturmaya izin verilmediği, başvurucunun karara itiraz ettiği, ancak Denizli Bölge İdare Mahkemesinin ön inceleme raporu ve eki belgelere göre ilgililere isnat edilen eylemin haklarında soruşturma yapılmasını gerektirecek nitelikte bulunmadığından bahisle soruşturma izni verilmemesine dair yetkili merci kararma yapılan itirazı reddettiği, bu şekilde başvurucunun soruşturmanın açıklığını temin edecek ve meşru menfaatlerini koruyabilecek bir şekilde soruşturma sürecine dâhil olabildiği görülmektedir. 4483 sayılı Kanun’un konu hakkındaki hükümleri göz önünde bulundurulduğunda, yürütülen soruşturmanın yetersiz olduğunu ortaya koyacak bir eksiklik veya soruşturmayı yürüten yetkililere yüklenilebilecek ihmali bir davranış da saptanmamıştır.

47.Bu tür olaylarda yürütülenceza soruşturmalarının amacı, yaşam hak­kını koruyan mevzuathükümlerininetkili birşekilde uygulanmasını vevuku bulan ölümolayındavarsasorumlularıvesorumluluklarınıtespitetmeküzereadaletönüne çıkarılmalarını sağlamaktır. Bu bir sonuç yükümlülüğü değil, uygun araçların kullanılması yükümlülüğüdür (B. No: 2012/752,17/9/2013, § 56). Tıbbi ihmaller sonucunda meydana geldiği ileri sürülen ölüm olaylarınailişkinyürütülen soruşturma sonucundamutlaka herhangi birkişinincezai sorumluluğunun belirlenmesi zorunluluğubulunmamaktadır. Anayasa’nın17. maddesi, başvuruculara üçüncü kişileri (başvuru konusu olayda doktoru) belirlibir suç(görevikötüyekullanma ve taksirleölüme nedenolma suçu)nedeniyle yargılatma ya da cezalandırma hakkı verdiği, tüm yargılamaların mahkûmiyetle ya da belirli birceza kararıyla sonuçlandırma yükümlülüğüver­diğişeklinde yorumlanamaz (B.No: 2013/2839, 3/4/2014, § 45).

48.Başvuruda ileri sürülen doğru teşhisin zamanında konulmaması ve ge­rekli tedavinin uygulanmaması suretiyle yaşamı koruma yükümlülüğünün ihlal edildiği iddialarıaçısından yaşam hakkına ilişkin bir ihlal söz konusu ise bu ihla­lin giderilmesi öncelikle idarimakamların ve derece mahkemelerinin yüküm­lülüğü altındadır (B. No: 2013/2075,4/12/2013, § 75). Başvurucu, olayda ihmali olduğunu ileri sürdüğü doktorlar hakkında suçduyurusunda buluna­rak ceza soruşturması açılması talebinde bulunmuş olmakla birlikte,doktor­ların veya hastanelerin idari ve hukuki sorumluluklarına ilişkin herhangi bir kanunyoluna başvurmadığı görülmektedir. Yargıtay’ın yukarıda (§ 26) yer ve­rilen konu hakkındakiiçtihatları (B.No: 2013/2839,3/4/2014, § 24-27)dikkatealındığında,cezakanunlarıuyarınca suç oluşturmayan eylem ve ihmallere karşı da, husumetin yöneltileceği kişiye bağlıolarak, 2577 sayılı Kanun ile 6098 sayılı Kanun’un yukarıda belirtilen (§ 23-25) hükümleriuyarınca kusura ve hatta kusursuz sorumluluğa dayalı olarak idareye veya kişilere yönelikidare ve hukuk mahkemeleri önünde uğranılan zararları tazmin yollan düzenlenmiştir (B.No: 2013/2075, 4/12/2013, § 74).

49.Bu açıklamalara göre, başvuru konusu olayda cezai sorumluluğun tespiti için ilgili kanun yoluna başvuran ancak sonuç alamayan başvurucu açısından da değinilen hukukî ve idari kanun yollarına başvurma imkânı bulunmaktadır. Dolayısıyla, yapılan tıbbi müdahale açısından ihlale neden olduğu ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketil­miş olduğundan söz edilemeyecektir.

50.Açıklanan nedenlerle, zamanında ve yeterli tedavi hizmetinin ve­rilmemesi suretiyle yaşam hakkının ihlal edildiği iddialarının diğer kabul edile­bilirlik şartları yönünden incelenmeksizin “başvuru yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 6

RG No :28924-RG.T. : 25.02.2014

B.No : 2013/841 -K.T: 23.01.2014

74.Bu kapsamda, bazı özel koşullarda devletin kişinin kendi eylemlerin­den kaynaklanabilecekrisklere karşı yaşamı korumak amacıyla gerekli tedbirleri alma yükümlülüğüdebulunmaktadır(BenzeryöndekiAİHMkararlarıiçinbkz.Tanrıbilir/Türkiye, § 70, B. No: 21422/93, Ataman/Türkiye, B. No: 46252/99, 54). Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışmasız bir şekilde geçerli olan bu yükümlülüğün (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Alvarez Ramon/İspanya, B. No: 51192/99, 3/7/2001) ortaya çıkması için askeri merci­lerin, kendi kontrolleri altındaki bir kişinin kendini öldürmesi konusunda gerçek bir risk olduğunu bilip bilmediklerini ya da bilmeleri gerekip gerek­mediğini tespit etmek, böyle bir durum söz konusu ise bu riski ortadan kal­dırmak için makul ölçüler çerçevesinde ve sahip oldukları yetkiler kapsamında kendilerinden beklenen her şeyi yapıp yapmadıklarını incelemek gerek­mektedir. Ancak özellikle insan davranışının öngörülemezliği, öncelikler ve kaynaklar değerlendirilerek yapılacak işlemin veya yürütülecek faaliyetin tercihi göz önüne alınarak; pozitif yükümlülük, yetkililer üzerine aşırı yük oluşturacak şekilde yorumlanmamalıdır (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 53, Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Kılınç ve diğerleri/Türkiye, B.No: 40145/98, 7/7/2005 § 40-42, Ömer Aydın/Türkiye, B. No: 34813/02, 25/11/2008, § 46-48, Kasım Dalar/Türkiye, B. No: 35957/05, 21/2/2012, § 49). Bu çerçevede Anayasa Mah­kemesince yapılacak incelemede, basit bir ihmali veya değerlendirme hatasını aşan bir kusurun askeri yetkililere atfedilebilip atfedilemeyeceğinin ortaya konulması gerekmektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Abdullah Yılmaz/Türkiye, B. No: 21899/02, 17/7/2008, §57, Nuran Kızılkaya Karsh/Tür­kiye, B. No: 12988/05, 17/4/2012, § 59).

75.Askerlik yükümlülüğü kapsamında yürütülen bazı eylem ve etkin­liklerin doğasında ve buna dâhil insan unsuruna bağlı olarak ortaya çıkan risk seviyesine uygun şekilde yaşamı koruyucu yasal ve idari düzenlemelerin bulunması gerekmektedir. Bu yükümlülük aynı zamanda devletin, sade vatan­daşları askere alma kararı vermesi nedeniyle söz konusu insan unsurundan da kaynaklanmaktadır. Zira devlet askerlik görevini zorunlu kılıyorsa, özellikle si­lah kullanımı konusunda büyük bir titizlik göstermeli ve psikolojik sorunları olan askerlerin tedavi edilmesini ve onlara yönelik uygun tedbirlerin alın­masını sağlamalıdır. Oluşturulan yasal ve idari düzenlemelerde, askerlik yaşamının doğasında var olan tehlikelerle karşı karşıya bulunan askerlerin etkin bir şekilde korunmalarını sağlayan uygulamaya ilişkin tedbirlerin ve emir komuta zinciri içerisinde yer alan sorumlular tarafından işlenebilecek kusur ve hataların tespit edilmesini sağlayacak usullerin öngörülmesi gerekmektedir (Benzeryöndeki AİHM kararları için bkz. Kılınç ve diğerleri/Türkiye, B. No: 40145/98, 7/7/2005, § 41, Lütfı Demirci ve diğerleri/Türkiye, B. No: 28809/05, 2/3/2010, §31).

76.Bu çerçevede askere alım sırasında kişilerin uygun denetimlerden geçirilmesi ve askerlik öncesinde ve sırasında gereklidenetim ve müdahalele­rin duruma uygunkoşullarda yapılması büyük önem taşımaktadır (Bkz. Kılınç ve Diğerleri/Türkiye, B.No: 40145/98, 7/7/2005, §41).

77.Yaşam hakkının korunması, silâh altındaki bir askerin, askeri ma­kamların kontrolü altında iken “şüpheli bir biçimde ölmesi durumunda, bağımsız ve tarafsız birşekilde etkili ve uygun resmi bir soruşturmanın yür­ütülmesini de gerekli kılmaktadır. Bu şekilde yukarıda bahsi geçen yasal ve i­dari çerçevenin etkili bir şekilde uygulanması teinin edilebilecektir. Bu amaçla yürütülen araştırma ve soruşturmanın öncelikle olayların tam olarak nasılmeydana geldiğininbelirlenmesini,ikinciolarakisesorumlularıntespit edil­mesini ve gerek görüldüğünde cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olması gerekir. Bu kapsamda yürütülen işlemler, ön soruşturma aşamasının ötesine geçmeli ve yargı aşaması da dâhil bütün süreç 17. maddenin gereklerine cevap vermelidir. Böylelikle, derece mahkemeleri hiçbir durumda mağdurların yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığına karşı yapılan saldırıları cezasız bırak­mamalıdır (aynı yöndeki AİHM kararları için bkz. Feyzi Yıldırım/Türkiye, B. No: 40074/98, Okkalı/Türkiye, B. No: 52067/99, Abdullah Yılmaz/Türkiye, B.No: 21899/02,17/7/2008, § 58 ).

80.Her ne kadar bir askerin sadece maddi sorunlarının bulunması veya kendisine yüklenilen sorumlulukların ağırlığı nedeniyle yoğun kaygılar yaşa­masına bağlı olarakgerçekleşen intihar eylemlerini idarenin öngörmesi ve gere­kli tedbirleri alması gerektiği sonucu çıkarılamayacak olmakla birlikte, başvuru konusu olaydaki gibi genel olarak bazı sorunları olduğu bilinen bir askerin ilgisiz bir zamanda silah ve mühimmat istemesi gibi çok açık bir şekilde intihar eyle­mine girişilebileceği konusunda işaretlerin olması ve bu durumun yetkililere bil­dirilmesi halinde, idarenin bu konuda önleyici tedbirler alması kendisinden bek­lenebilecektir.

82.Yukarıda yer verilen kararda da açıkça tespiti yapıldığı üzere, başvuru konusu olayın özel koşulları göz önünde bulundurulduğunda, müteveffanın in­tihar edebileceğikonusunda uyarıcı nitelikteki belirtiler ortaya çıkmasına ve kendisine bildirilmesine rağmen idarenin gerekli önlemleri aldığı söylene­meyecektir. AYİM’in bu tespiti ile yaşam hakkının devlete yüklediği yaşamı koruma pozitif yükümlülüğünün ihlal edildiği ortaya konulmaktadır.

83.Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi açısından, idari makamlar ve derece mahkemeleri tarafından başvurucular lehine bir tedbir ya da kararın alınması suretiyle ihlalin tespit edilmesi ve verilen karar ile bu ihlalin uygun ve yeterli biçimde giderilmesi halinde ilgili tarafın artık mağdur olduğu ileri sürülemeyecektir. Bu iki koşul yerine getirildiği takdirde, bireysel başvuru mekanizmasının ikincil niteliği dolayısıyla Anayasa Mahkemesinin inceleme yapmasına gerek kalmayacaktır. Bu kapsamda, Anayasa’nın 17.maddesine ilişkin şikâyetler açısından, kapsamlı bir ceza soruşturmasını müteakip yapılan ve makul bir tazminata hükmedilmesi ile sonuçlanan idari dava yolu, etkili bir başvuru yoludur ve mağdur sıfatını ortadan kaldırabilecektir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 61 ve 74, benzer yöndeki AÎHM kararları için bkz. Scordino/İtalya, 36813/97, 29/3/2006, § 178 ve devamı, Eckle/Almanya, 8130/78, 15/7/1982, § 64-70, Jensen/Danimarka, 48470/99,20/9/2001; Fatma Yüksel/Türkiye, 51902/08, 9/4/2013, § 45-46).

84.Mağdur sıfatının ortadan kalkması, özellikle ihlal edildiği ileri sürülen hakkın niteliği ve ihlali tespit eden kararın gerekçesi ile bu kararın ardından ilgili açısından uğradığı zararların varlığını devam ettirip ettirmediğine bağlı bulunm­aktadır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Freimanis ve Lidums/Letonya, B. No: 73443/01ve 74860/01, § 68, 9/2/2006). Başvuruculara sunulan telafi imkânının uygun ve yeterli olup olmadığı kararı, söz konusu Anayasal temel hak ve özgürlüğün ihlalinin niteliği göz önünde bulundurularak dava koşullarının tamamının değerlendirilmesi sonucunda verilebilecektir. Bu çerçevede bir başvurucunun mağdur sıfatı, Anayasa Mahkemesi önünde şikâyet ettiği durum için aynı zamanda, idari veya yargısal bir kararla kendisine ödenme­sine karar verilen tazminata da bağlı olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM ka­rarları için bkz. Gafgen’Almanya [BD], B. No: 22978/05, § \\6, Fatma Yük­sel/Türkiye, 51902/08, 9/4/2013, § 48-49).

85.Başvuru konusu olay açısından öncelikli olarak, AYİM’in kararında açık bir şekilde ihlal tespitinin yapıldığı ve buna dayalı olarak başvuruculara uğradıkları maddi ve manevi zararın karşılığı olarak yargılama kapsamında alman bilirkişi raporundan yararlanılarak toplam 12.100 TL maddi ve manevi tazminata hükmedildiği görülmektedir.

87.Belirlenen tazminat miktarları ile davanın koşulları ve başvurucuların uğradığı zararlar arasında açık bir orantısızlık bulunmadığı görülmektedir. Sonuç olarak AYİM’in kararında bariz bir takdir hatası veya keyfilik tespit edilmediğinden Anayasa Mahkemesinin tazminat miktarlarının belirlenmesi ko­nusunda AYİM’in takdir yetkisine müdahalesi söz konusu olamaz (B. No:2012/791, 7/11/2013, § 45).

89.Bu durumda, Anayasa Mahkemesi açısından, AYİM’in idarenin yaşanan intihareyleminden sorumluolduğunu tespitetmesi vekenditakdirettiği ölçüler çerçevesinde tazminata hükmetmesi başvurucuların mağdur sıfatını ortadan kaldırabilecektir. Ancak bu sonuca ulaşabilmek için bu konuda etkili bir ceza soruşturması yürütülüp yürütülmediğinin belirlenmesi gerekmektedir (§ 83).

96.Bu çerçevede,başvurukonusu olayda yürütülenceza soruşturmasınd­aki işlemlere (§ 24-39) bakıldığında, intihar eyleminin gerçekleştiği gün resen soruşturmanın başlatıldığı, soruşturma kapsamında detaylı olay yeri incelemesi yapıldığı, ölü muayenesi ve klasik otopsi işleminin uygulandığı, aynı gün silah sesi üzerine kazan dairesine giden askerlerin, müteveffanın samimi olduğu asker arkadaşlarının, komutanlarının, şarjörünü aldığı askerin, mağdur sıfatı ile başvuruculardan Fatma Koçak ile Sadık Koçak’ın ve tanık sıfatı ile Ali Koçak’ın ifadelerinin alındığı, silahın balistik incelemesinin yapıldığı, tüm bu hususlar değerlendirilerek Şaban Koçak’ın kendiiç dünyasından kaynaklanan ve dışayan­sıtmadığı sorunlar nedeniyle geçirdiğipsikolojik bunalım sonucunda intihar et­tiğigerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, bu karara karşı başvurucular tarafından Askeri Mahkemeye yapılan itirazın reddedildiği, akabinde AYİM’de açılan tam yargı davasında idarenin sorumluluğunun tespit edilerek tazminata hükmedildiği görülmektedir.

97.Bütün bu hususlar dikkate alındığında, yaşanan intihar sonrasında yür­ütülen ceza soruşturmasında, yukarıda yer verilen ilkeler (§ 94-95) yönünden bir eksikliğinbulunduğu söylenemez, Mevcut başvuruda, gerçekleşen ölüme ilişkin başvurucuların ortaya koyduğu veya yürütülen idari ve ceza soruştur­ması kapsamında elde edilen bulgulardan müteveffanın ölümünün intihar sonucu gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Bunun aksine bir durumdanşüphelenil­mesinigerektirenbir olgu da bulunmamaktadır.Bu durumda yukarıdaki para­grafta (§ 77) yer verilen ilkeler karşısında başvuru konusu olay kapsamında yaşam hakkı açısından ön soruşturma aşamasını aşan ve yargılamayı da içeren bir ceza soruşturması yürütülmesi zorunluluğu bulunduğu sonucuna varılamaz.

98.Dolayısıyla, yürütülen ceza soruşturmasında yaşam hakkının usul i boyutunun ihlaline neden olabilecek bir yön bulunmamaktadır. Bu durumda, başvuru konusu olayda yaşam hakkına ilişkin şikâyetler açısından, kapsamlı bir ceza soruşturmasını müteakip ihlali tespit eden ve makul bir tazminata hük­meden etkili bir idari dava yolu bulunmakta olup başvurucuların mağdur sıfatı ortadan kalkmıştır.

99.Açıklanan nedenlerle, yaşam hakkı yönünden başvurucuların mağdur sıfatının kalktığı anlaşıldığından başvurunun bu bölümünün kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 7

RG No :29022-RG T. : 06.06.2014

B.No : 2013 /2839-K.T:03.04.2014

30.Başvuruda Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkının yanı sıra 56. maddede düzenlenen sağlık hakkının da ihlal edildiği ileri sürül­müştür.AnayasaMahkemesi,olayların başvurucu tarafından yapılanhukukitavsifiile bağlıdeğildir. Başvurucunun şikâyetleri Anayasa’nın 17. maddesinde düzenlenen yaşam hakkı açısından incelenmiştir.

33.Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükleraçısındanbenimsediğitemelyaklaşımagöre, de­vletinsorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi, devlete,elindeki tümimkânları kullanarak, bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idari çerçevenin yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve bu hakka yönelik ihlallerin dur­durulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısal tedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşam hak­kının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerlidir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, §52).34.Söz konusu pozitif yükümlülük sağlık alanında yür­ütülen faaliyetleri de kapsamaktadır. Nitekim Anayasa’nın 56. maddesinde her­kesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğu, devletin herkesin hayatimi.) beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak (…) amacıyla sağlık kuruluşlarım tek elden planlayıp hizmet vermesini” düzenleye­ceği ve bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getireceği kurala bağlanmıştır.

35.Devlet, ister kamu isterse özel sağlık kuruluşları tarafından yerine getirilsin, sağlık hizmetlerini hastaların yaşamlarının korunmasınayönelik gerekli tedbirlerin alınabilmesini sağlayacak şekilde düzenlemek zorundadır (benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. Calvelli ve Ciglio/İtalya, B. No: 32967/96, 17/1/2002, § 49, Sevim Güngör/Türkiye, B. No. 75173/01,14/4/2009).

KARAR NO : 8

RG No :28864-RG.T. :27.12.2013

B.No: 2013/1942 K.T: 04.12.2013

58.Usul yükümlülüğünün bir olayda gerektirdiği soruşturma türünün, yaşam hakkının esasına ilişkin yükümlülüklerin cezai bir yaptırım gerektirip ge­rektirmediğinebağlı olarak tespiti gerekmektedir. Buna göre, yaşam hakkının veya fiziksel bütünlüğünihlaline kasten sebebiyet verilmemiş ise, “etkili bir yargısal sistem kurma” yönündekipozitif yükümlülük her olayda mutlaka ceza davası açılmasını gerektirmez. Mağdurlarahukuki, idari ve hatta disiplinle ilgili hukuk yollarının açık olması yeterli olabilir (B. No:2012/752, 17/9/2013, §59).

59.Bununla birlikte, ihmal suretiyle meydana gelen ölüm olaylarında De­vletgörevlilerinin ya da kurumlarının bu konuda muhakeme hatasını veya dik­katsizliği aşanbirihmaliolduğu,yaniolasısonuçlarınfarkında olmalarına rağmensöz konusumakamların kendilerine verilen yetkileri göz ardı ederek afet veya tehlikeli bir faaliyetnedeniyleoluşan riskleribertaraf etmek için gerekli ve yeterliönlemlerialmadığıdurumlarda, bireyler kendi inisiyatifleriyle ne gibi hukuk yollarına başvurmuş olursaolsun,insanlarınhayatının tehlikeye girme­sinenedenolan kişiler aleyhine hiçbirsuçlamada bulunulmaması ya da bu kişi­lerin yargılanmaması 17. maddenin ihlaline nedenolabilir (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 60-62).

KARAR NO : 9

RG No :28842 -RG.T. :05.12.2013

B.No: 2013/1845 K.T: 07.11.2013

27.Savcılığın sonuç kararı bu açıdan değerlendirildiğinde; ölenin dizi çe­kimi sırasında verilen ara esnasında sigara içmek amacıyla set olarak kullanılan bina önündekisokağa çıktığı, kaldırımda bulunduğu sırada film setine yemek tedarik eden aracın kendisine çarpması sonucu hayatını kaybettiği, başvurucuların iddiaları kapsamında “taksirle öldürme” suçundan dolayı soruşturmanın derhal başlatıldığı, kazaya sebebiyet veren araç sürücüsü hak­kında davanın açıldığı ve yargılama sonucunda mahkûm edildiği, öte yandan anılan firma yetkililerinin eylem ve davranışları ile meydana gelen ölüm olayı arasında cezai anlamda bu kişilere atfı kabil kasıt, kusur ve illiyet bağı tespit edilememesi gerekçesiyle haklarında “kovuşturmaya yer olmadığına” karar ve­rildiği, bu bağlamda gerekli delillerin toplanarak soruşturmanın makul sürede tamamlandığı ve başvurucuların soruşturmaya etkin bir şekilde katıldıkları görülmüştür.

28.Diğer taraftan, haklarında etkili bir şekilde soruşturma yapılan kişilerle ilgili mutlaka dava açılması ya da açılmışsa cezalandırılması gerektiği yönündeki bir beklentikorunması gerekliolanbirhakdeğildir.Ayrıca,her nekadarsözkonusuşirkettemsilcilerinin cezai sorumlulukları tespit edilmemiş ise de, anılan şirketler aleyhine işhukukuna dayalı olarak tazminat davası açıl­masına hukuken bir engel de bulunmamaktadır.Nitekim AİHM de, yaşam hakkının veya fiziksel bütünlüğün ihlaline kas­ten sebebiyet verilmemiş ise, “etkili bir yargısal sistem” oluşturma şeklindeki pozitif yükümlülüğün herolayda mutlaka ceza davası açılmasını gerektirmediği ve mağdurlara hukuki, idari ve hattadisiplinle ilgili hukuk yollarının açık ol­masının yeterli olabileceği sonucuna varmıştır (bkz. §24).

29.Buna görebaşvurudosyasındaoluşailişkinbelgevebilgilerdikkatealındığında, sorumluların tespitine yönelik soruşturmanın yetersiz olduğundan ve kararınsomut kanıtlarla çelişecek biçimde ve açıkça hukuka aykırılık o­luşturacak şekilde gerekçesiz ve keyfi verildiğinden söz edilemeyeceği gibi, bu konuda ihmali bir davranış veya yetkililere yüklenebilecek bir eksikliğin de saptanmadığı görülmüştür. Dolayısıyla, kişinin yaşam hakkının korunması kapsamında yürütülen cezai soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin bir sonuca varılmasını gerektirecek bir husus tespit edilememiştir.

KARAR NO : 10

RG No :28808-RG.T. :01.11.2013

B.No: 2012/1017 K.T: 18.09.2013

31.Somut olayda başvurucu, Savcılıkça gerekli delillerin toplanmadığını, kasten öldürme fiilinden işlem yapılmadığını, taleplerinin dikkate alınmadığını iddia etmiş ve adıgeçen kişinin tutuklanarak soruşturmanın yenilenmesini istemiştir.

32.Bireylerin cezai sorumluluğuna ilişkin hukuki sorunların incelen­mesi kural olarak Anayasa Mahkemesinin yetkisi kapsamında olmayıp, suçluların tespiti vecezalandırılması derece mahkemelerin görev ve yetkisin­dedir. Ancak yukarıda belirtilenyaşam hakkına yönelik müdahaleleri soruşturma yükümlülüğünün yerine getirilipgetirilmediği Mahkemece incelenmelidir.

33.Savcılığın kararı bu açıdandeğerlendirildiğinde; başvurucunun id­diası kapsamında “kasten öldürme” suçundan dolayı soruşturmanın derhal başlatıldığı, olaylarkısmında belirtildiği şekliyle gerekli delillerin toplanarak, soruşturmanın makul süredetamamlandığı, haksız eylemde bulunduğu iddia edi­len kişinin meydana gelen kazada birrolünün olup olmadığının tespiti amacıyla uzman bilirkişilere inceleme yaptırıldığı, buincelemeler sonucunda söz konusu kişiye bir kusur izafe edilemediği gibi başvurucunun dasöylemlerinde çelişkiye düştüğü(bkz.§ 12) veiddiasınıdestekleyensomut delillersunamadığı, ayrıca başvuru dosyasında yer alan belgeler dikkate alındığında, Soruşturmanın yeter­siz olduğuna ilişkin ihmali bir davranış veya yetkililere yüklenebilecek bir eks­ikliğin de saptanmadığı görülmüştür. Dolayısıyla, kişinin yaşam hakkının korun­ması kapsamında yürütülen soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin bir sonuca varılmasını gerektirecek bir husus tespit edilememiştir.

34.Açıklanangerekçelerle, Cumhuriyet Savcılığıncayürütülen soruşturma sonucunda verilen karar nedeniyle başvurucunun yaşam hakkına yö­nelik bir ihlal tespitedilmediğinden başvurunun, diğer kabul edilebilirlik şartlan yönünden incelenmeksizin”açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesigerekir.

KARAR NO : 11

RG No :29071-RG.T. : 25.07.2014

B.No : 2013/1280 -K.T: 28.05.2014

64.Somut olay açısından devletin yaşamı koruma pozitif yükümlülüğünü esas bakımından yerine getirip getirmediğinin tespit edilebilmesi için kamu yet­kililerince,başvuranların kızının yaşamını kaybetmesine neden olan bomba eyleminin gerçekleşeceğine dair gerçek ve yakın bir risk bulunduğunun bilinip bilinmediği ya da bilinmesinin gerekip gerekmediğinin, eğer biliniyor ise söz konusu tehlikeyi önlemek için makul ölçüler çerçevesinde ve sahip olunan yet­kiler kapsamında alınması gereken önlemlerin alınıp alınmadığının olayın koşulları çerçevesinde ortaya konulması gerekmektedir

66.Başvurucularınkızlarınınyaşamınıyitirmesinenedenolanpatlamanın meydana geldiği Diyarbakır ili, zaman zaman terör olaylarının yaşandığı Güney­doğuAnadolu Bölgesinde yer almakla birlikte, bölgedeki terör kaynaklı eylem­ler büyük oranda bölgenin kırsal kesiminde terör örgütü mensupları ile silahlı kuvvetler mensupları arasında yapılan silahlı çatışmalar ya da teröristlerce yol­lara döşenen mayınların patlaması şeklinde gerçekleşmiştir. Başvuru konusu olay ise büyükşehir olan Diyarbakır ilinin merkezinde ve insanların yoğun olarak bulunduğu bir yere bırakılan bomba düzeneğinin patlatılması sonucu meydana gelmiştir.Dolayısıyla Diyarbakır il merkezi açısından bu tür bir eylemin ön­görülmesi olasılığı yetkililer açısından zayıf bir ihtimal olarak değerlendirilebilir ise de bölgenin teröre yönelik genel hassasiyeti nedeniyle anılan ilde yetkili ma­kamlar tarafından belirli düzeyde güvenlik tedbirlerinin alınması gerekeceği tabiidir.

68.Somut olayda, söz konusu patlamanın münferit bir terör eylemi olduğu ve olaydan önce herhangi bir ihbar ya da istihbari bir bilginin yetkili makamlara iletilmediği, dolayısıyla olayın öngörülemez nitelikte olduğunda kuşku yoktur. Ayrıca, olayın faillerinden H.T.’nin eylemi gece yarısından sonra polis araçlarına yönelik olarak gerçekleştirmeyi planladığı, ancak olay günü Koşuyolu civarında gezdiği sırada polis araçlarının uygulama yaptığını görmesi üzerine buradaki polisleri hedef almak amacıyla eve bombayı almaya gittiği, döndüğünde uygulamanın bittiğini gördüğü, bir kez yola çıktığı için de bombayı eylem yerine bıraktığı,ailesiyle birlikte kaldığı evin balkonundan bomba düzeneğini görebildiği, bir polis aracının bombanın yanından geçtiğim görmesi üzerine başka bir polis aracının geçmesini beklemekteyken bombanın yerinde olmadığım gördüğü ve bir anlık kararladüğmeyebasarak bombayı patlattığıyönündeki ifadelerindendebombanın konulacağı yer ve zaman konusunda net bir kararın olmadığı, olayın kendiliğinden geliştiği, dolayısıyla failler açısından da belirsizliğin ve öngörülemezliğin söz konusu olduğu görülmektedir.

69.Belirtilenkoşullarda, başvuruyakonuolayıngerçekleşeceğininyetkili makamlar tarafından bilinmediği ve bilinmesinin de beklenemeyeceği kanaatine varılmıştır. Termos şeklindeki bomba düzeneğinin parkın duvarına yakın bir yerde bulunmasının yetkililerin şüphesini çekip çekmeyeceği tartışılabilir ise de, düzeneğin fail tarafından park yakınına bırakılması ile patlatılması arasında fazla bir zaman geçmediği düşünüldüğünde yetkililerin bu nedenle sorumlu tutulama­yacakları açıktır. Diğer taraftan, fail H.T.’nin ifadelerinden de anlaşılacağı üzere patlamadan önce olay yerinde polislerin uygulama yaptıkları, patlamadan hemen önce de bir polis aracının olay mahallinde devriye görevi yapmakta olduğu hususları da gözetildiğinde, yetkililerden beklenebilecek genel güvenlik tedbir­lerinin olay mahallinde mevcut olduğu sonucuna varılmıştır.

KARAR NO : 12

RG No :28924-RG.T. : 25.02.2014

B.No : 2013/1948 -K.T: 23.01.2014

48.Somutolayda başvurucu,kardeşininöldürülmesiolayında gereklitüm delillerin toplanmadığını, soruşturmanın etkili yapılmadığını, yetersiz araştırma ve değerlendirme ile sanığa eksik ceza tayin edildiğini, şartları o­luşmadığı halde haksız tahrik hükümlerinin uygulandığını, yanlış hukuki değer­lendirme nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

50.Derece mahkemelerinin kararlan bu açıdan değerlendirildiğinde; ölen ve tanık arkadaşı ile sanık ve tanık arkadaşının eşcinsellerin gittikleri barda tanışarak, cinselilişkiye girme konusunda anlaştıkları, ancak gittikleri evde ölen ve sanığın baş başa kaldığı bir sırada dosya kapsamında aksi kanıtlanmayan şekliyle sanığın gönüllü olmamasına rağmen, ölenin, sanığı bıçakla cinsel ilişkiye zorladığı ve meydana gelen tartışma sonucunda sanığın anılan cinayeti işlediği, yapılan ihbar üzerine kolluğun “kasten öldürme” suçundan derhal soruşturmaya başladığı, ölenin 7 yakınının soruşturmaya dâhil oldukları, suç eşyaları üzerinde inceleme yapıldığı, ölen ve failinin doktor raporlarının alındığı, görgü ve bilgisi olan kişilerin tespiti yapılarak dinlendiği görülmektedir. Ayrıca soruşturma sonucunda, ölüme sebebiyet veren fail hakkında davanın açıldığı, yapılan yargılamada, eşcinsel olan maktulün cinsel ilişkiye girmek amacıyla bu ilişkiyi istemeyen sanığı bıçak tehdidiyle zorlamak suretiyle haksız şekilde sanığı tahrik ettiği ve sanığı basit biçimde yaraladığı kanaatine varılarak, sonuç olarak kasten öldürme suçu üzerinden haksız tahrik ve takdiri indirim hükümleri de uygulanarak ceza miktarının saptandığı, temyiz merciince denetlenen mahkûmiyet kararının onandığı belirlenmiştir.

51.Somut olayda Mahkemece, tarafların aynı cinsel yönelim içinde oldu­klarının kabul edildiği (§ 16), suçun aydınlatılması açısından gerekli diğer delil­lerin toplanaraksoruşturma ve yargılamanın makul sürede tamamlandığı ve başvurucunun soruşturmayaetkin bir şekilde katıldığı görülmektedir. Ayrıca ge­rek Mahkeme kararında gerekse başvuru dosyasındaki ekli belgelerden, cinaye­tin, başvurucunun iddia ettiği gibi eşcinsellere yönelik bir nefretten kaynak­landığına ilişkin bir bulgu ya da şüpheye rastlanılmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, kararda cinayetin nefret suçları kapsamında işlenip işlen­mediğinin değerlendirilmemesi ya da tarafların cinsel yönelimlerinin araştırılmamış olması,Mahkemenin de kabulü dikkate alındığında soruşturmanın etkisizliği sonucunudoğurmayacaktır.

52.Buna göre, başvuru dosyasında oluşa ilişkin belge ve bilgiler dikkate alındığında, sorumluların tespitine yönelik soruşturmanın yetersiz olduğundan ve kararın somut kanıtlarla çelişecek biçimde ve açıkça hukuka aykırılık o­luşturacak şekilde keyfi verildiğinden söz edilemeyeceği gibi, bu konuda ihmali bir davranış veya yetkililere yüklenebilecek bir eksiklik de sap­tanamamıştır. Dolayısıyla, kişinin yaşam hakkının korunması kapsamında yür­ütülen cezai soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin bir sonuca varılmasını gere­ktirecek bir husus tespit edilememiştir.

53.Açıklanangerekçelerle, yargılamasonucunda verilenkararnedeniyle başvurucunun yaşam hakkına yönelik bir ihlal açıkça tespit edilmediğinden, başvurunun “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 13

RG No :28940-RG.T. : 13.03.2014

B.No : 2013/1335 -K.T: 06.02.2014

28.Buna göre, başvuru dosyasında oluşailişkin belge ve bilgiler dikkate alındığında, ölüme sebebiyet veren olayların doğru bir şekilde tespitine, muhte­mel sorumluların belirlenmelerine ve cezalandırılmalarına yol açacak nitelikte bağımsız, etkili, hızlı ve kamuya açık bir soruşturmanın gerçekleşmediğinden ve kararın somut kanıtlarla çelişecek biçimde ve açıkça hukuka aykırılık o­luşturacak şekilde bariz takdir hatası veya açık keyfîlik sonucu verildiğinden söz edilemeyeceği gibi, bu konuda ihmali bir davranış veya yetkililere yüklenebile­cek bir eksiklik de saptanmamıştır. Dolayısıyla, kişinin yaşam hakkının korun­ması kapsamında yürütülen cezai soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin bir sonuca varılmasını gerektirecek bir husus tespit edilememiştir.

KARAR NO : 14

RG No :29982-RG.T. : 25.04.2014

B.No : 2013/19 -K.T: 07.03.2014

80.Bir bütün olarak ceza soruşturması kapsamında elde edilen delillere, özellikle de bütün tanık ve müşteki beyanlarına bakıldığında, askere alınmadan önce ve askerlikgörevinebaşladıktansonra olayanına kadar gerçekleşenhiçbir olay veya olgununmüteveffanın kendisinin intihar girişiminde buluna­bileceğine ilişkin uyarı niteliğinde birbelirti veya psikolojik sıkıntıları bulunduğunu ortaya koymadığı görülmektedir. Nitekimbaşvuruculardanmü­teveffanınbabası FatihBirol, Askeri Savcılık tarafındanalınanifadesinde, ge­nel olarak oğlunun intihar edecek birisi olmadığını, askerde durumunun iyiolduğunu veherhangibir problemininolmadığını,herhangibiraileviproblemideolmadığını, benzer şekilde müteveffanın annesi başvurucu Remziye BİROL, oğlunun vefatetmeden ikisaat önce kendisiniaradığını, bu konuşmada herhangi bir sıkıntısındanbahsetmediğini, oğlunun tekrar görüşürüz diyerek telefonu ka­pattığını ifade etmiştir.

83.AYİM’in gerekçelikararında da ifade edildiğiüzere, müteveffaya ağır görevler verildiği, baskı yapıldığı, kendisiyle alay edildiği ve bunların sonucunda kendisinin intihar ettiğini ortaya koyacak herhangi bir delil bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesi açısından AYİM’in yaptığı bu çıkarımdan ayrılmayı gere­ktirecek bir yön bulunmamaktadır.

85.Başvurukonusu olaydaresen yürütülen cezasoruşturmasının oldukçakapsamlı olduğu, makul bir süre içerisinde sonuca bağlandığı, tanık ve müşteki sıfatıyla ilgili tüm kişilerin beyanlarının alınması ve diğer teknik bilgi­lerin elde edilmesi dâhil olmak üzere olayın ne şekilde gerçekleştiğinin saptan­masına imkân sağlayacak gerekli tüm delillerin toplandığı ve başvurucuların soruşturmanın açıklığını temin edecek ve meşru menfaatlerini koruyabilecekleri bir şekilde soruşturma sürecine dâhil olabildikleri görülmektedir.

86.Tüm bu hususlar dikkate alındığında, askeri yetkililerin askerlik öncesi hayatında kayda değer herhangi bir psikolojik sıkıntısı bulunmayan ve olay anma kadargenel kişilik yapısı doğrultusunda normal davranışlar sergileyen müte­veffanın intihar etmeriskinibildikleri ya da bilmelerigerektiği,dolayısıyla da kendisinesilahlınöbettutturulmasının başvurucuların ifadesiyle, ağır bir hizmet kusuru olduğu ve onun intihan ileidarenin ihmali arasında bir illiyet bağı o­luşturduğu sonucuna ulaşılması mümkün değildir.

KARAR NO : 15

RG No :29111-RG T. :06.09.2014

B.No : 2013 /8975-K.T:23.07.2014

Ali İsmail Korkmaz

19.Başvurucu oğlunun ölümüyleilgilikamu davasının Eskişehir ilinden Kayseri iline nakli nedeniyle yargılamanın adil ve etkili biçimde yürütüle­meyeceğini, kamugörevlileriyleilgilibirdavanınnaklineilişkinkararınAdaletBakanlığınınbaşvurusu üzerine verilmesinin yargılama makamının taraf­sızlığına ve bağımsızlığınagölge düşürdüğünü, davanın nakli kararına yapılan itirazın incelenmeksizin reddedildiğinibelirterek adil yargılama ile etkili başvuru haklarının ihlal edildiğini ileri sürmüş, ihlalingiderilmesi amacıyla yeniden karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesinegönderilme­sini talep etmiştir.

23.Başvuru kapsamında yaşam hakkının korunmasıyla ilgili bir şikâyet ileri sürülmemiş ise de, Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukukinitelendirmesiilebağlıdeğildir.Doğalolmayanbir ölümolayınınsorumlularınınbelirlenmesi amacına yönelik bir yargılama nedeniyle yapılan başvurunun yaşam hakkıçerçevesinde incelenmesi gerekir (B. No: 2012/695,12/2/2013, § 15).

26.Kişininyaşamhakkıile maddivemanevivarlığınıkorumahakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bukonuda pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, yetki alanında bulunanhiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı sıra bireylerin yaşam hakkını, kamusal makam­ların, diğer bireylerin ve kişinin kendisinin eylemlerinden kaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No: 2012/752,17/9/2013, §50-51)

27.Anayasa’nın 17. maddesi, Devletin sorumluluğunu gerektirebilecek şartlar altında can kaybının gerçekleştiği durumlarda Devlete, öncelikle elindeki tüm imkânlarıkullanarak, yaşam hakkını koruma esas yükümlülüğünü vermektedir (B. No: 2012/752,17/9/2013, §52, 53).

28.Devletin yaşam hakkı kapsamındaki pozitif yükümlülüklerin ayrıca usuli yönü bulunmaktadır. Bu usul yükümlülüğü çerçevesinde devlet, doğal olmayan her ölüm olayınınsorumlularının belirlenmesini ve gerekiyorsa cezalandırılmalarını sağlayacak etkili birsoruşturma yürütmek durumund­adır. Bu kapsamada yapılan soruşturmanın temel amacı,yaşam hakkını koruyan hukukun etkin bir şekilde uygulanmasını güvenceye almak vesorumluların, yaşam hakkının ihlali nedeniyle hesap vermelerini sağlamaktır (B. No:2012/752,17/9/2013, §54).

33.Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ikincil nitelikte bir hukuk yoludur Bu nedenle, ihlal iddialarına ilişkin olarak öncelikle olağan kanun yollarının tüketilmes gerekmekte olup, ancak somut koşullar itibarıyla başvuru yollarının tüketilmesinin yara sağlamayacağı veya etkili olmadığının anlaşılması halinde başvuru incelenebilir.

34.Başvurucunun oğlunun 10/7/2013 tarihinde yaşamını yitirmesi son­rasında yürütülensoruşturma sonunda 9/9/2013tarihliiddianameyle sanıklarhakkında kamudavasının açıldığı, kamu güvenliği gerekçesiyle davanın nak­line karar verilmesi üzerine 13/11/2013 tarihinde dosyanın Kayseri Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, bazı sanıkların tutuklu olduğu davanın ilk derece mah­kemesinde derdest olduğu anlaşılmaktadır.

35.Bu aşamaya kadar geçen süre ve bu sürede soruşturma ve yargılama makamlarınca yapılan işlemler dikkate alındığında, kamu dava­sının nakline ilişkin süreç de dahil olmak üzere yaşam hakkını koruyan hukukun etkisiz olduğunu ve olağan başvuru yollarının tüketilmesinin ya­rar sağlamayacağını kabul etmek mümkün değildir.

36.Açıklanan nedenlerle, “başvuru yollarının tüketilmemiş olması” nedeniyl başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir. Üye Osman Alifeyya PAKSÜT bu görüşe katılmamıştır

KARŞIOY GEREKÇESİ

3.Anayasanın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” denilmiştir. Davanın nakline ilişkin kararların da buanayasal kuralın istisnasını oluşturmayacağı ve gerek Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, gerek Anayasa Mahkemesinin içtihat­larında standardı konulan “ilgili ve yeterli gerekçe” içermesinin zorunlu olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır.

5.Başvurucu, adil yargılanma hakkı kapsamında şikayette bulunmuş ise de bir insan öldürme olayının sorumlularının bulunarak cezalandırılması amacına yönelik biryargılama nedeniyle yapıldığından, başvurunun yaşam hakkı çerçevesinde incelenmesigerekir. Bu nedenle olayda, yaşam hakkının usuli boyutunun ihlal edilip edilmediğiincelenmeli ve yaşam hakkının korun­ması bağlamında davanın naklinin yeterli güvencelertaşıyıp taşımadığı değer­lendirilmelidir. Bu bağlamda davanın naklinin ilgili ve yeterligerekçeye dayanıp dayanmadığı hususu önem taşımaktadır.

6.Olayda kamu görevlilerinin de sanık olması dolayısıyla davanın naklinin, yaşam hakkının usuli boyutu üzerinde olumsuz bir etki yaratıp yaratmayacağı hususunda birdeğerlendirme yapmak için bu aşamada yeterli somut veri bulunmamaktadır. Ancak,başvurucunun iddiası bu etki­nin olumsuz olacağı yönündedir. Bu kaygı ve kuşkunun,davanın naklini zorunlu kılan nedenlerin ve yeni yargılanma yerinin nasıl belirlendiğiningerekçeleriyle birlikte açıklanması suretiyle giderilmesi gerekir.

7.Yargıtay’ın, davanın nakli istemi üzerine vereceği karar, Anayasa Mah­kemesinin yukarıda belirtilen kararında da ifade edildiği üzere, idari bir makam olan Adalet bakanlığının istemini otomatik olarak sonuca bağlamaktan ibaret değildir. Nakil konusundaki kararın da diğer yargı kararlan gibi gerekçeli ol­ması gerekir. Ancak başvuru konusu olayda Yargıtay kararında davanın neden dolayı Eskişehir’de görülemeyeceği konusunda bir değerlendirmeye yer ve­rilmediği gibi niçin Kayseri’ye nakledildiği konusunda da bir gerekçe belir­tilmemiştir. Bu durumda katılan tarafın gerekçeli karar hakkının gözetilmediği açıktır. Kaldı ki karar verilmeden önce Yargıtay Başsavcılığının da görüşü alın­mamıştır.

8.Olayda, Adalet Bakanlığının başvurusu üzerine Yargıtay, davanın Es­kişehir’den Kayseri’ye nakline karar vermiştir. Karar sürecinde davaya bakacak Mahkemenin istemi üzerine Eskişehir Valiliğinin, Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığının ve Adalet Bakanlığının görüşleri alınmış ise de katılan tarafın (başvurucunun) görüşü alınmamış, bu konudaki görüşlerini, itirazlarını ve varsa delillerini ortaya koyma fırsatı verilmemiştir. Yaşam hakkının usuli güvenceleri, bu noktada silahların eşitliği ilkesinin gözetilmesini gerektirir, Mağdur tarafın görüş ve itirazlarının dinlenmemesi, silahların eşitliği ilkesine aykırıdır. Devletin yaşam hakkının usuli boyutunda gözetmesi gereken silahların eşitliği ilkesini göz ardı ederek soruşturma ve kovuşturma yürütmesi, hak ihlaline yol açar.

9.Yargıtay’ın kararına karşı itiraz edecek başka bir merci bulunmamakt­adır. Davanın nakli konusu nihai hükümle birlikte de temyiz incelemesine tabi tutulamayacaktır. Öldürme olayına ilişkin dava nihai kararla sonuçlandığında yaşam hakkının yeterince gözetilip gözetilmediği konusunda yapılabilecek sonraki bir değerlendirme, bu safhada meydana gelen ihlali ortadan kaldırma­yacaktır. Bu nedenle Yargıtay’ın davanın nakline ilişkin kararma karşı başvuru yollarının tüketilmediğinden söz edilemez.

Açıklanan nedenlerle başvurunun KABUL EDİLEBİLİR olduğuna ve Anayasa’nın 17. maddesindeki yaşam hakkının usuli boyutunun İHLAL edil­diğine karar verilmesi gerekir.

KARAR NO : 16

RG No :29125-RG.T. :04.12.2014

B.No : 2013 /6585-K.T:18.09.2014

30.Bir olayda yaşam hakkına ilişkin ilkelerin uygulanabilmesi için ge­rekli şartlardan biri, doğal olmayan bir ölümün gerçekleşmiş olmasıdır. Ancak bazı durumlardaölüm gerçekleşmese dahi olayın yaşam hakkı çerçevesinde incelenebilmesi mümkündür. AİHM de, ölümle sonuçlanmayan yaralanma olaylarını kişiye karşı kullanılan gücün derecesi, türü ve güç kullanımının ardında yatan niyet ve amacı diğer faktörlerle birlikte göz önünde tutarak yaşam hakkı kapsamında inceleyebilmektedir (bkz. İlhan/Türkiye [BD],22277/93, 27/6/2000, §76;Paşa ve Erkan Erol/Türkiye,51358/99, 12/12/2006, §27;Makaratzis/Yunanistan [BD], 50385/99, 20/12/2004, §52).”

35.BaşvurucularınAnayasa’nın 17.maddesininihlaledildiğiiddialarına yönelik olarak Bakanlık görüşünde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihat­larına göre yaşam hakkının, devletlere egemenlik yetkisi içinde bulunan kişilerin yaşamlarını korumak için gerekli tedbirleri almaları yönünde pozitif yüküm­lülük yüklediği, ancak bu yükümlülüğün de mutlak olmadığı, koşullar ölçüsünde yorumlanması gerektiği, mevcut başvuruya benzer nitelikteki Paşa ve Erkan / Erol – Türkiye başvurusunda AİHM’in devletin pozitifyükümlülüğünü yerine getirmemesi nedeniyle yaşam hakkının ihlal edildiği sonucuna vardığı belirtilmiştir,

39.Kişininyaşamhakkı ilemaddivemanevivarlığınıkoruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetki alanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme, bunun yanı sıra, pozitif bir yüküm­lülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerin yaşam hakkını gerek kamusal makamların, gerek diğer bireylerin, gerekse kişinin kendisinineylem­lerindenkaynaklanabilecekrisklerekarşıkoruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No: 2012/752,17/9/2013, § 50-51).

40.Anayasa Mahkemesinin yaşam hakkı kapsamında devletin sahip olduğu pozitif yükümlülükler açısından benimsediği temel yaklaşıma göre, dev­letin sorumluluğunugerektirebilecek şartlar altında gerçekleşen ölüm olaylarında Anayasa’nın 17. maddesi,devlete, elindeki tüm imkânları kullanarak, bu konuda ihdas edilmiş yasal ve idariçerçevenin yaşamı tehlikede olan kişileri korumak için gereği gibi uygulanmasını ve buhakka yönelik ihlallerin dur­durulup cezalandırılmasını sağlayacak etkili idari ve yargısaltedbirleri alma görevi yüklemektedir. Bu yükümlülük, kamusal olsun veya olmasın, yaşamhak­kının tehlikeye girebileceği her türlü faaliyet bakımından geçerli olup (B. No: 2012/752, 17/9/2013, § 52), kamu güvenliğini sağlama amacıyla yürütülen tehli­keli faaliyetler alanı da bu yükümlülük kapsamındadır.

41.Yaşamı koruma pozitif yükümlülüğü, devlete, egemenlik alanında bulunan bireylerin yaşamını korumak için önleyici genel güvenlik tedbirleri alma görevini deyüklemektedir (Benzer yöndeki AİHM kararları için bkz. LC.B/Birleşik Krallık, 9/6/1998,§36; Osman/Birleşik Krallık, 28/10/1998, §115; Paşa ve Erkan Erol/Türkiye, 51358/99,12/12/2006, §31).

42.Bu bağlamda ifade edilmelidir ki, Anayasa’nın 17. maddesinin öngör­düğü pozitif yükümlülüklerin yerine getirilmesi kapsamında, alınacak tedbirlerin belirlenmesiidari ve yargısal makamların takdirinde olan bir husustur. Anayasal hakların güvencealtına alınması adına pek çok yöntem benimsenebilir ve me­vzuatta düzenlenmiş herhangibir tedbirin yerine getirilmesinde başarısız olunsa bile pozitif yükümlülükler diğer birtedbir ile yerine getirilebilir (B. No: 2013/2075,4/12/2013, § 59).

44.Başvuru konusu olayda, başvuruculardan Salih Ülgen, Ağrı ili, Doğubayazıt ilçesi Türkiye-İran sınırında bulunan Ziyaret Piyade Hudut Takım Komutanlığına 300 metre mesafedeki sınır güvenliğini temin amacıyla oluştu­rulan mayınlı bölge yakınında 27/6/2006 tarihinde on üç yaşında iken on bir ve on iki yaşlarında olan iki arkadaşıyla birlikte hayvan otlattığı sırada koyun sür­üsünün mayın levhası bulunan tel örgünün yukarısından aşağıya doğru inmesi üzerine arkadaşlarıyla birlikte koyunların peşinden giderek mayınlı araziye gir­miş ve burada buldukları bir mayının patlaması sonucu sağ kolunun dirsek kısmının alt tarafı kopmuş ve vücudunun çeşitli yerlerinden yaralanmıştır. Başvuruya konu kazanın sivillerin girmesi yasak olan askeri bir alanda meydana gelmesi nedeniyle başvurucu Salih Ülgen ve arkadaşlarının hayatlarını kor­umak adına söz konusu alana girişinin engellenmesi amacıyla gerekli güvenlik tedbirlerinin alınması Anayasa’nın 17. Maddesi açısından devletin pozitifyükümlülükleri kapsamında yer almaktadır.

45.Somut olayda, birinci başvurucunun yaralanmasına neden olan anti personel mayınlar Türkiye-İran sınırında bulunan Ziyaret Hudut Takım Karako­lunu koruma amacıyla yerleştirilmiştir. Dosya kapsamında yer alan bilgi ve bel­gelerden Bakanlık görüşüne ek olarak sunulan Genelkurmay Başkanlığının 7/2/2014 tarihli yazısında, mayınlı arazinin yerel halk tarafından mera olarak kullanılmadığı, hayvanların mayınlı arazi sınırlarından yüz metre uzaklıktan baş­layacak şekilde otlatıldığı, mayın tarlasının çevresinin bir metre yüksekliğinde tel üstüvane ve dikenli tel ile çevrildiği ve bölgenin mayınlı olduğunu belirten mayın ikaz levhalarının mevcut olduğu, bölge halkının mayın tarlaları hakkında bilgilendirilerek kendilerine talimat tebliğ edildiği, arazisinde çalışmak için veya hayvanları otlatmak için gelen halkın mayınlı araziler konusunda uyarıldığı be­lirtilmiştir.

46.Bununla birlikte, yetkililer tarafından alındığı belirtilen önlemlerin ve nöbetçi askerin uyarılarının sorumlu yetişkinler gibi davranması beklene­meyecek olan başvurucu ve arkadaşlarının mayınlı sahaya girmesini engelle­yemediği, koyun sürüsünün dahi tel örgülerin üzerinden aşabildiği, dolayısıyla başvuruculardan Salih Ülgen’in kalıcı şekilde yaralanmasına neden olan ma­yın patlamasının meydana gelmemesi için alınması gerekli güvenlik tedbirle­rinin somut olayda yeterli düzeyde bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

47.Açıklanan nedenlerle,Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alı­nan yaşam hakkının pozitif yükümlülük yönünden ihlal edildiğine karar veril­mesi gerekir.

KARAR NO : 17

RG No :29125-RG.T. :04.12.2014

B.No : 2014 /648-K.T:18.09.2014

60.Bakanlık,birhasta tutuklununölmedenöncekendisiniAlHS’nin2.maddesinin ihlalinin muhtemel mağduru olarak değerlendirdiği hallerde, AİHM’ninkuralolarak Calvei ve Ciglio/halya kararında belirlenen yöntemden ayrılmamak gerektiğikanaatinde olduğunu belirtmektedir (Çetin/Türkiye, B. No.44084/10, 5/3/2013).

61.Mevcut belgelerin incelenmesinden, belirtilen hususlarlailgili ola­rak, doktorlar aleyhine tazminat davası açıldığına ya da şikâyette bulunulduğuna dair bir bilgiyeulaşılamadığı,başvurucunun 11 Haziran 2009 ve 22 Haziran 2009 tarihleri arasındaÜmraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, 22 Haziran 2009 ve 7 Mart 2011 tarihleriarasında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fa­kültesi Hastanesinde, 10 Mart 2011 ve 11Mart 2011 tarihleri arasında Silivri Devlet Hastanesinde, 3 Ekim 2011 ve 14 Ekim 2011tarihleri arasında Bakırköy Eğitim ve Araştırma Hastanesinde, 11 Haziran 2012 ve 15Haziran 2012 tarihleri ve son olarak 12 Aralık 2012 ve 9 Ocak 2013 tarihleri arasındaAvcılar Murat Kölük Devlet Hastanesinde yatarak tedavi gördüğü anlaşılmaktadır.

62.Bakanlık,başvurucunun8/3/2011 tarihindensonra sağlıkkuruluşlarına şevkinin gerektiği gibi yapılmadığı iddiasıyla ilgili olarak bir şikâyet ya da taleptebulunduğuna dair bir belgeye rastlanılmadığını belirt­mektedir.

63.Adalet Bakanlığıgörüşüne karşıbaşvurucu,başvuru sırasında belirt­tiği görüşlerini tekrar etmiş ve cezaevi idaresinden sorumlu Cumhuriyet savcılığına yaptığı16/5/2011 ve 9/2011 havale tarihli iki ayrı dilekçeyi sun­muştur. Bu dilekçelerde başvurucuikiayaralıklarlabirüniversitehastanesininhepatoloji servisindehastalığıylailgilikontrollerinin yaptırılması gerektiği, eğitim ve araştırma hastanelerinde gerekli kontrol ve takibin yapılamayacağını belirtmektedir.

64.Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklardan olup devletin bu konuda pozitifve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Devletin, negatif bir yükümlülük olarak, yetkialanında bulunan hiçbir bireyin yaşamına kasıtlı ve hukuka aykırı olarak son vermeme,bunun yanı sıra, pozitif bir yüküm­lülük olarak, yine yetki alanında bulunan tüm bireylerinyaşam hakkını, kamusal makamların, diğer bireylerin ve kişinin kendisinin eylemlerindenkaynaklanabilecek risklere karşı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır (B. No: 2012/752,17/9/2013, §50-51)

65.AİHM, hukuka uygun olarak özgürlüğü kısıtlanan herkesin insan onurunauygun tutukluluk koşullarına sahip olma hakkı bulunduğunu, alınan tedbirlerin uygulanma koşullarının kişiyi sıkıntıya ya da tutukluluğa bağlı kaçınılmaz üzüntü seviyesini aşacak yoğunlukta bir ümitsizliğe sokma­ması gerektiğini vurgulamaktadır (Kudlaı Polonya, B. No: 30210/96,26/10/2000, §94).

66.AİHM ayrıca, AİHS’nin tutuklu bir kimsenin sağlık gerekçesiyle ser­best bırakılması için hiçbir “genel zorunluluk” getirmediğini, ancak doğal ola­rak ortaya çıkan fiziksel ya da ruhsal rahatsızlıklardan kaynaklanan acının, yet­kililerin sorumlu tutulabileceğitutukluluk koşullarından dolayı artması ya da artma riski bulunması halinde bu durumunAİHS’nin 3. maddesi kapsamına gire­bileceğini belirtmektedir (MouiseliFransa, B. No:67263/01,14/11/2002, § 38-40).

67.Başvurucunun sağlık durumuyla ilgili yukarıda belirtilen kurul raporları dikkate alındığında, başvurucunun hastalığının her şart ve durumda, cezaevinde bulunma nedeniyle tek başına yaşamsal risk oluşturacak bir nitelik taşıdığı belirtilmemektedir. Başvurucunun rahatsızlığının geri dönülmez bir noktaya ulaştığı yönünde bir tespit de bulunmamaktadır. Bununla birlikte, mevcut hastalık nedeniyle ortaya çıkabilecek muhtemel riskle­rin varlığından bahsedilmekte ve sonuç olarak “başvurucunun sağlığı açısından, cezaevi koşullan yerine fiziksel, psikososyal şartların daha sağlıklı olduğu ve her türlü tıbbi imkâna kolayca ulaşabileceği bir ortamda izlenmesinin uyguno­lacağı” değerlendirilmektedir (§ 17-27).

69.Başvurucunun Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde yatarak iki yıla yakın bir dönem takip edildiği sırada düzenlenen 18/11/2009 tarih ve 6041 sayılı sağlık kuruluraporunda açıkça,”Hasta,kronik hepatit B ve karaciğer sirozu tanıları ile yatırılarakizlenmektedir. Kompanse siroz tanılı hastaları genel olarak yatırarak tedavi etmemekteyiz. Hasta Fatih Hilmioğlu karaciğer fonksiyonları düzeltildikten sonra aylar boyunca izlenmiş ve durumunun stabil kaldığı tespit edilmiştir. Şu anda kendi­sine bir hastane tedavisiyapılmamakladır.” tespiti olmasına karşın “Sonuç ola­rak,hasta şu anda hastanedeyatırılarak tedavi edilmesi gereken bir hasla değil­dir, taburcu edilebilir. Ancak kompansesirozu olan bir hastanın koşulları uygun olmayan başka ortamlara transferinin sorumluluğuda bizim üzerimizde olmaz. Bu hasta aslında sağlığı açısından zorunlu olarak transfer edilmemesi gereken bir ortama gönderilirse kesin bir hayati tehlike söz konusudur.” değerlendirmesi yer almaktadır.

70.Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde kaldığı sürece kendisine hastanetedavisi yapılmadığı bildirilen başvurucu hakkında düzenlenen raporlarda, cezaevikoşullarının başvurucu yönünden uygun olmadığı veya hastalık sebebiyle başvurucubakımından “kesin bir hayati tehlikeye ” neden olacağı yönünde bir olgu yer almamaktadır.

71.Başvurucu daha önce sağlık durumuyla ilgili rapor düzenleyen dok­torların tutuklanabilecekleriendişesiyle görüşlerinideğiştirdiklerinibelirtmiş,ancak bugörüşdeğişikliğinin hatalı olduğu iddiasıyla idari veya adli bir şikâyet yoluna başvurmamıştır. Ayrıca başvurucu tarafından sonraki raporlarda yer alan kanaatin yan­lışlığı konusunda somut bir belge ve bilgi sunulmamıştır. Başvurucunun sağlık durumuyla ilgili raporlarda esasenteşhis yönünden bir farklılık da bulunmama­ktadır. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesincedüzenlenen ilkikiraporda doğru­dancezaevişartlarıyla bağlantılısomutbir nedenbelirtilmeksizin başvurucunun tutukluluğunun devamının veya transfer edilmemesi gerekenbir ortama gönde­rilmesinin kesin bir hayati tehlike teşkil edeceği belirtilmektedir.

72.Tedbir talebiyle ilgili 20/1/2014 tarihli karar üzerine İstanbul Üniver­sitesi Tıp Fakültesi Hastanesince düzenlenen 17/2/2014 tarih ve 19 sayılı sağlık kurulu raporunda da,başvurucunun cezaevinde bulunmasının sağlık durumu nedeniyle hayati risk oluşturacağınailişkin bir tespit ve değerlendirme yer alma­maktadır.

74.Başvurucu, iki ay aralıklarla bir üniversite hastanesinin hepatoloji ser­visinde hastalığıyla ilgili kontrollerinin yaptırılmamasını yaşam hakkının ihlali olarak ayrıca ilerisürmüş ise de, bu kontrollerin yapılmasına ilişkin idari merci­lerin hareketsiz kalmasınedeniyle idari veya yargısal bir şikâyet yaptığına ve bu kapsamda bir sonuç alamadığınailişkin delil sunmamaktadır. Bireysel başvuru kapsamındaki talebin de hastalık nedeniylesağlık kurumunda tedavi edilme değil, “mahkûmiyet kararına bağlı olarak” cezaevindetutulmanın sonlandırıl­ması yani serbest bırakılma olduğu görülmektedir.

75.Başvurucunun yukarıda bahsedilen raporlarla tespit edilen sağlık durumuna rağmen “mahkûmiyet kararına bağlı olarak” cezaevinde tutul­masının, insanlık dışı veyaaşağılayıcı bir cezai muamele olarak değerlendiril­mesine neden olabilecek bir olgunun dabulunmadığı, bu nitelikte değerlendi­rilebilecek somut bir duruma ilişkin şikâyet olmadığıgörülmektedir.

76.Başvurucu, cezaevinde tutulma nedeniyle yaşam hakkının ihlal edil­diği şikâyetine ilişkin olarak gerek cezaevi koşullarından gerekse yetkililerce yapılan uygulamalardan kaynaklanan somut bir delil sunmadığı gibi bu kapsamdaki iddialarıyla ilgili herhangi bir idari ve yargısal başvuru yapmamıştır.

77.Suç isnadına veya mahkûmiyet kararına bağlı olarak özgürlüğün­den yoksun bırakılan bir kimsenin sağlık gerekçesiyle serbest bırakılması için hiçbir “genel zorunluluk” bulunmadığı,hasta bir kişinincezaevinde tutul­masının,ancak cezaevişartlarıveya uygulanan tedbirlerin kişiyi olağanın üze­rinde sıkıntıya sokacak nitelikte olması halinde insanlık dışı veya aşağılayıcı bir muamele olarak nitelendirilebileceği ve bu kapsamda da somut bir delil olmadığı dikkate alındığında, kronik hastalığı olan başvurucunun “mahkûmiyet kararına bağlı olarak” cezaevinde tutulmasına ilişkin şikâyetle­rinin somut bir olguya dayanmaması nedeniyle yaşam hakkı kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir.

Leave a Reply

Your email address will not be published.